Son Yazılar
Başlangıç » f tipi » İslami Mücadele, Cezaevleri ve Müslüman Tutsaklar-Ahmet Şat

İslami Mücadele, Cezaevleri ve Müslüman Tutsaklar-Ahmet Şat

 İslami Mücadele, Cezaevleri ve Müslüman Tutsaklar

Giriş…

Cumhuriyet’in ilanından sonra uzunca bir süre sesiz kalan ve daha
ziyade kültürel çalışmalara ağırlık veren Türkiye İslamcılığının seyri
hayli dalgalıdır. Yeniden dirilişin mücadelesini veren Müslüman
bireylerin, milliyetçilik ve tasavvuf gibi deneyimlerinden sonra 70’li
yılların başlarından itibaren yavaş yavaş filizlenen ve 80’li yıllar ile
bir ivme kazanan bilinçlenme seyrine tanık oluruz. Bu süre zarfından
fikirlerinden ötürü bireysel olarak birçok Müslüman cezaevleri ile
tanışmış olsa da, Türkiyeli Müslümanlar 80’lerin ortalarından itibaren
oluşturdukları örgütlü yapılanmaların bir neticesi olarak 90’lı yılların
başından itibaren örgütlü olarak cezaevleriyle tanışmış oldular.

80’lerin ortalarından itibaren Türkiyeli Müslümanlar daha örgütlü
yapılanmalara geçiş yapmışlardır. İslami çalışmalardan daha verimli
sonuçlar elde edilmesi ve insanların daha doğru yerlere kanalize
edilmesi için bu kaçınılmaz bir durumdu. Bugünden bakıldığında o
örgütsel yapıların kullandığı enstrümanların eleştirilmesi mümkündür.
Çünkü sonuca bakarak ilk adımların eleştirilmesi her zaman için en kolay
olan yoldur. Ama o günkü İslami örgütlenmelerin oluşum dönemini
yaşadığı unutulmamalıdır. Milliyetçi-muhafazakar bir kültür içinde
yetiştikten sonra Tevhidî bilinçlenme sürecine geçiş yapılmış ve bunun
için her türlü gayri İslami düşünceyi reddederek yola koyulmuşlardı.
Bundan önce örnek alabilecekleri bir mirasa sahip olmayan bu
Müslümanların oluşturduğu bu organizasyonların, mücadelenin tabiatı
gereği ağır deneyimlere maruz kalması doğaldı. Türkiyeli Müslümanlar
olarak bugüne, her şeyin yaşanarak öğrenildiği bir süreçten gelmiş
olduk. Ama şunu da unutmamak gerekir ki sıfır hata için mutlak
hareketsizlik gerekir. Eğer hareket etmeye karar verirseniz hata yapma
olasılığınız her zaman var demektir. Ve İslami mücadelenin,
hareket/eylemsellik olduğu asla unutulmamalıdır.

90’lı yıllar dünyada devrimci dalganın varlığının hissedildiği son
dönemlerdir. Nitekim kısa bir süre sonra artık devrimci söylem/eylem ve
örgütlenmeler yerini daha ziyade STK’lara devredecekti. Bu zihinsel
değişimden Müslümanlar da etkilenecek ve örgütsel yapılar daha ziyade
bunlar üzerine inşa edilecekti.

90’lı yıllar Türkiye’si darbe kanunlarının ve uygulamalarının çok
ciddi yaşandığı bir dönemdir. Olağanüstü hal ve Terörle mücadele
kanununa (TMK) devletin ceberut ve adaletten yoksun yüzünün halkın
üzerinde bir kılıç gibi durduğu yıllardır. Özellikle Kürt sorunu
bağlamında ülkede oluşan atmosferden ötürü her türlü örgütlenme illegal
kapsamında değerlendirilmiş ve birçok haklar askıya alınmıştır. Bu durum
birçok İslami yapılanmaya da etki edecek ve bu kapsamda soruşturmalara
maruz kalan Müslümanlar cezaevlerine girecekti.

Türkiyeli Müslümanlar, ilk dönemlerinde İslami mücadele için zorunlu
olarak illegal örgütlenmelere yönelmek zorunda kalmışlardı. Bunun bir
nedeni bunun Nebevî metot olarak algılanması diğer ise dünyadaki diğer
devrimci örgütlenmelerin etkisinde kalınmasıdır. Bunun neticesi olarak o
dönemde birçok Müslüman tutuklandı, ağır işkencelerden geçti ve önemli
bir kesimi çok yüksek cezalar aldı. Bu arada bazı Müslümanların da
şahadetine tanık olduk. Polisten kaçtığı için ya da evine aramaya
gelenlere direndiği için şehid edilen bu Müslümanların yanlarına konan
bir silah ve basın yoluyla “terörist” ilan edilmesi, muhtemel bütün
destekleri ya da tepkileri önlemeye yönelikti. Zaten bu ülke, yaratılan
tehditler üzerinden yıllardır yönetilmiyor muydu? Bu tehdit için
üretilen özel kavramlar, halkın bilinçaltına hitap edecek tonlamaya
sahipti. Çünkü kavramlar sadece bir ifade biçimi değil aynı zamanda
tasavvur biçimidir. Bir kavrama yüklenilen/enjekte edilen anlam tüm
toplumu istenilen merkeze doğru yönlendirecek bir potansiyele sahip
olur. Terörist kavramı da bunlardan biri olup, resmi ideoloji tarafından
tüm muhaliflerine yönelik kullanılan etkili silahlardan biri olmuştur.
Terörist denince ahlak ve hukuk tanımayan, şiddet yanlısı, toplumu ıslah
yerine ifsada kalkışan insan şablonu toplum zihnine yerleştirilmiştir.
Özellikle o yıllarda bu ülkede Kürt sorunundan ötürü yaşanan acılar;
faili meçhuller, köy yakmalar ve boşaltmalar ve hukuksuz yargılanmalar
bir şekilde manipüle edilmeliydi. Bu kavramın o günkü atmosferde
üstlendiği rol, devletin tüm bu hukuksuz ve zulüm üreten uygulamalarını
görünmez kılmak ve devleti haklı çıkarmaktı.

Yakalanmalar…

Böyle bir ortamda yakalanan yüzlerce Müslüman, terörist etiketiyle
medyada gösterilmesi, elbette yürütülen kara propagandadan öte bir şey
değildi. Yakalandıklarında örgütlü suç işledikleri bahanesiyle
“terörist” muamelesi gören birçok Müslüman insanlık dışı işkenceye maruz
kaldı. Günlerce süren işkenceler sonrası elde edilen bilgi(!) ya da
imzalatılan sözüm ona itiraflarla yüksek cezalar aldılar. Hatta örgüt
ismi olmayan -ki neredeyse tamamı böyleydi- Müslüman gençlere
kendilerine uzatılan listeden bir isim beğenmeleri isteniyordu. Kimisi
zorla kimisi de bilgisizlikten seçtikleri isimlerin altına imza atarak
TMK kapsamında ağır cezalar almalarına neden oldu. Çünkü bir örgüt ismi,
o insanları örgütlü suç kapsamında Devlet Güvenlik Mahkemelerinde (DGM)
yargılanmalarına neden oluyordu. Bu da TMK kapsamında örgütlü suç
işledikleri bahanesiyle üç misli daha fazla ceza ve bu cezanın infazına
muhatap kalmak demekti.

Dönemin yargı-adalet anlayışını yansıtması açısından savcılık ve
sorgu hâkimliğinde yaşadıklarımızı birkaç cümleyle anlatmak iyi
olacaktır. Yaşadığınız ağır işkencelerden sonra çıkarıldığınız savcının
“ne işiniz var burada, İran’a/Arabistan’a gitsenize” diyen öfke dolu
bakışlarına mutlaka maruz kalırdınız. İslamcılara yönelik tekrarlanan bu
retoriğin “Komünistler Moskova’ya” söylemine ne kadar çok benzediği
gözlerden kaçmamıştır. Bu topraklarda muhalefete tahammül edemeyen resmi
ideoloji için kendisi dışındaki herkes daima “öteki” olmuştur.

Savcılığın, insanların gözaltına alınınca işkenceye uğramamak için
sorgulamalar boyunca yeme-içmeyi reddetmesini örgütsel tavra sokması ve
bu yönde iddianame hazırlaması hukuk adına yaşanan garabetlerdendi. Oysa
iki haftalık sorgu süresince (ki bu süre hâkimin izniyle dört haftaya
kadar çıkabiliyordu) yediğiniz her şey bedeninizin daha fazla işkenceye
maruz kalmasından başka bir işe yaramıyordu. O dönemde yakalanan birçok
siyasi tutsağın sorgu süresince acile kaldırılarak serum takviyesi ile
tekrardan sorguya alınması adettendi(!). Sorgulanma sonrası
götürüldüğünüz adli tıp kurumunun vücuttaki tüm izlere rağmen “işkence
görmemiştir” raporunu vermesi, devletin tüm kurumlarıyla organize bir
şekilde yaşanılan hukuksuzluğa/işkence suçuna ortak olduğunu
göstermekteydi.

Savcının devletin bekasına kendini adadığını düşünerek yaşananları
görmezden gelseniz de daha sonra karşısına çıktığınız hâkimin, poliste
ifade vermeyi reddetmişseniz ya da verilen ifade yetersiz ise –her
haliyle işkenceye maruz kaldığınız belli olmasına rağmen- “belli ki az
işkence yapmışlar. Yoksa bülbül gibi konuşurdunuz” diyerek
memnuniyetsizliğini ifade etmesi, yaşadığınız şaşkınlığı tarif edilemez
bir noktaya taşırdı. Zaten polisin hazırladığı iddianame ile hâkimlerin
karar verdiğini söylememe gerek bile yoktur. O dönem yakalanıp ağır
işkencelerden sonra yüksek cezalar alan tüm siyasi tutsakların ne tür
bir süreçten geçtiğini anlamak için bu küçük ayrıntılar yeter sanırım…

Cezaevi…

Müslümanların cezaevi geleneğinin olmadığı bir toplumda ilk kez
cezaevine girince yaşanılan sıkıntılar daha bir ağır olmaktaydı. Ne tür
haklara sahip olduğunuz, nasıl davranacağınız veya haklarınızı nasıl
elde edeceğinizi düşe kalka öğrenmek zorundaydınız. Sol örgütlerle olan
kısmi diyaloglarla geçiş sürecini atlattığımızı söyleyebilirim. Daha
sonra Müslüman olmanın verdiği bilinçle ve tavırlarınızla yeni bir
duruşu yansıtmaya başlarsınız. Yapılan eylemler neticesinde
cezaevlerinde birçok haklar kazanılmış ve İslami kimliğin onuru
korunmuştur.

Ve zaman içinde bu mekânlara adapte olmaya alışırsınız. Her ne kadar
bu mekânların/ tutsaklığın insanın fıtratına aykırı olduğunu sürekli
tekrar etsek de, sonuçta mevcut gerçekliğe uygun bir yaşam sürmek en
doğru davranışa dönüşür. Nihayetinde gerçekliği olmayan bir doğrunun
kabul ve sürdürülebilir şansı yoktur. Bu mekânlarda yaşıyorsanız
tutsaklığın üzerine sinmesine asla müsaade etmeyeceksiniz. Ama bunun
yanında bulunduğunuz mekânlardaki zorunlu ikametinizi de kabul ederek
“Müslüman’ca nasıl yaşanır” sorusuna yanıtlar vermeye çalışırsınız. Bu
yanıtlar sizlere yaşamınızı belirli bir disiplin içinde sürdürmenize
katkı sağlamaya başlar.

Kendine has kanunların olduğu bir dünyada yaşıyorsanız, ister istemez
bu kanunlara karşı alacağınız tavır sizin İslami/siyasi kimliğinizi
ortaya koyacaktır. Her ne kadar son on yıldır insani anlamda bazı
düzenlemelere geçilmişse de birçok kural/genelge ve cezaevinin fiziki
yapısı sizi dış dünyadan izole ederek, sizi düşüncelerden
yoksun/kişiliksiz bireylere dönüştürmeyi hedeflemektedir. Müslümanlar
için bu mekânlarda imtihan, kendi ruhuyla verdiği savaşla devam eder. Ya
bu sisteme entegre olacak ya da sisteme rağmen direnerek idealleri ile
ayakta kalmak için kendine bir yaşam biçimi belirleyecektir… İşte bu
anlarda “Allah’tan sabırla yardım dileyin” ayeti bütün anlamıyla
ruhunuzda yer edinir. Zorluğun/sıkıntıların sizi kuşattığı her anda, bu
tür ayetlerin indiriliş amacına ve insan ruhu üzerinde yarattığı etkiye
yakinen şahit olursunuz. Böylelikle direnecek gücü ve amacı ta
yüreklerinizde hissedersiniz.

Elbette hem fiziki şartlar hem de kısıtlayıcı kanunlar yüzünden
hareket alanınız epey azdır. Buna rağmen Allah’ın hiç kimseye takatinin
üzerinde yük yüklemeyeceğine iman etmişseniz mutlak anlamda huzuru
bulursunuz. O daracık havalandırmaların geniş bahçelere ya da
ranzalarınızın yatak odasına dönüştüğüne şahit olursunuz. Aslında modern
dünyanın tüketim kültürü ve aç gözlülüğü insanı doyumsuz kılmıştır.
Yaşamak veya çalışmak için çok şeye ihtiyaç duyduğumuzu sanırız. Oysa
yokluğun olduğu bu mekanlarda sınırlı malzemelerle insanın yaşamını
kolaylaştıran/genişleten ve de mutlu kılan bir hayat tarzını yaşayarak
öğrenirsiniz. O zaman hayata dair tüm yargılarınız/ön kabulleriniz
değişime uğrar. Hayata ve doğaya karşı bakışınız daha doğal bir hal
almaya başlar. En önemlisi ise insan tasavvurunuz netleşir.

Cezaevine girmenize neden olan mücadele anlayışınızın temeli Allah
rızası ve hesap verme endişesidir. Allah’ın razı olacağı bir hayat
yaşamak bütün Müslümanların amacı iken bunu mekânlarla sınırlandırmak
insanın en büyük handikabıdır. Elbette tutsaklığın arş-ı âlâda bir
mazeret olacağına şüphe yoktur. Ama Allah’ın rızasına uygun bir
mücadele/yaşam için yapılması gereken sadece zihinlerdeki duvarları
kaldırmak olduğunu insan zamanla öğreniyor. Bugün özgür insanların Allah
rızası için “ne yapmalıyım” sorusu içerdeki Müslümanlar için de
geçerlidir. Tutsaklık Allah rızası için çalışma zaruretini dair hükmü
düşürmez/iptal etmez. Onun için bu mekânlarda zihni/ruhi donanım için
ilim faaliyetlerine ağırlık vermek kaçınılmaz hale gelir. Okumak-yazmak
eylemi bir tutsağın rutin yaşamına dönüşmesi, onun bu mekânlarda ayakta
kalmasına en büyük katkıyı sağlar.

İçerdekiler…

İlk dönemler Müslüman kamuoyunun duyarlı olduğu Müslüman tutsaklar,
28 Şubat sürecinden sonra deyim yerinde ise “unutulmaya yüz tuttu.” Şuan
İslami kimliğinden ötürü 28 yıldır cezaevinde yatan bir Müslüman’dan
kimin haberi var? Ya da 20 yılın üzerinde yatan yüzlerce Müslüman’dan?
Ve de yıllardır yatan diğer Müslümanlardan…

Doğrusu bu soruya verilecek cevabı düşündükçe, içerdeki her Müslüman
gibi hüzünlenmemek elde değil… Nihayetinde Müslümanların aralarında
Allah’ın belirlediği kardeşlik hukukuna rağmen ortadaki umursamazlığın
geleceğimiz için iç açıcı olduğu söylenemez.

Ergenekon ve Balyoz gibi darbeci-Kemalist örgütlenmelere mensup
insanların yakalandığı ilk günden itibaren taraftarlarının gösterdiği
kararlı destek ve direniş takdire şayandır. Bunun neticesinde hepsi
özgürlüğüne kavuşmuş oldu. Bunun bize bir şey öğretmiş olması gerekmez
mi?
İçerdeki Müslümanlara yönelik İslami camianın görmezden gelme tavrını
düşündüğümüzde bu sükûneti hayra yormak imkânsız gibi geliyor bana…

Evet, mücadele bedel ödemeyi gerektirir. Bunun için yakınmak
imkânsız. Ama dışarıdaki Müslümanların içerdeki Müslümanlar için
konforlarından biraz feragat etmesi ahlaki sorumluluklarının bir parçası
değil mi? Sonuçta herkes Rabbinin huzuruna çıkacaktır. Bu konuda
içerdekilerin en büyük tesellisi bu zaten… Eğer Ahirete yani Allah’ın
mutlak adaletine inanıyorsanız sorun yoktur demektir. Ölümün/hesabın
mutlak varlığı sizi sükûnete sokar. Bu yaşama sevincinizi yitirdiğiniz
için değildir. Bilakis bir tutsağın yaşama sevincini asla ölçemezsiniz.
Ama Ahiret bilinci sizleri yaşadıklarınıza karşı Allah’ın sonsuz adalet
ve merhametine sığınmaya sevk eder. Üzerinize inen sekine yılların
yorgunluğuna katlanmaya vesile olur. O zaman özgür Müslümanların
sessizliği içerdekilerin yüreğine sadece bir parça hüzün bırakır. Onun
dışında yaşadığınız her anın hesaba çekileceği bilinciyle yaşamınıza
devam edersiniz…

Belkide “içerdekiler ses vermiyor, onun için duyulmuyor” itirazı
olabilir. Ama bu topraklarda yaşayıp da içerdeki Müslümanlardan habersiz
olmak mümkün olabilir mi? Elbette içerdekilerin “sahiplenme” gibi bir
talebi olamaz. Bu onların uğruna mücadele verdikleri davanın tabiatına
aykırıdır. Allah rızası için yola çıkmış bu Müslümanlar, dünyevi her
beklentinin manevi dünyaları için yıkım olacağını iyi bilirler. Bu
onların en doğal ahlaki duruşudur. Aynı duruşu İslami camianın da
göstermesi ve bu bilinçle sahiplenme içgüdüsü göstermesi gerekmez miydi?

Son olarak…

İslami mücadele bilincinin/geleneğinin oluşması uzun zaman diliminde
gerçekleşen bir olgudur. Bunun için mücadelede sürekliliğin olması
kaçınılmazdır. Türkiye İslami hareketin en büyük çıkmazı da budur.
Örgütlü hareketlerin kısa bir süreli olması ve kurumsallaşma sürecini
gerçekleştirmemesi uzun yıllar aynı hataların/yanlışların
tekrarlanmasına sebebiyet vermiştir. Aynı deneyimi sürekli tekrarlamak
Müslümanların içinde yaşadığı kısırdöngünün bir neticesidir.

İslami mücadele nasıl verilir sorusunun yanıtı, sahip olduğunuz din
algısına/İslam düşüncenize bağlıdır. Bunun için birçok İslami mücadele
türüne/savaşına tanık oluruz. Silahlı olarak mücadele veren olduğu gibi
kültürel/ıslah faaliyetleriyle ağırlık veren de oluyor. Burada önemli
olan verdiğimiz mücadelenin ahlaki ve hukuki bir alt yapıya sahip
olmasıdır. Çünkü ahlaki ve hukuki olmayan bir mücadelenin meşruiyeti de
olmaz. Aynı şekilde mücadele biçimimizin bir yorum olduğunu esas almamız
gerekir. Bu bizi mücadelemizi mutlak doğru görüp diğer Müslümanları
ötekileştirme yanlışlığından koruyacaktır.

Verdiğiniz her mücadele size bir bedel ödetir. Kimisi ağır kimisi de
hafif olabilir. Bu durum mücadelenin doğasında vardır. Bedeninizi,
zihninizi, malınızı, ailenizi ve zamanınızı bu uğurda kaybetmeniz işten
bile değildir. Bizden önceki nesillerin ödediği bedeller düşünülünce
yaşadıklarımız bir anlam bile ifade etmiyor. Hatta Kur’an’ın bu yöndeki
uyarıları, akıbetimiz için endişelenmemiz gerektiğini öğütlemektedir.

Bugün modern dünyanın konforlu yaşamı, verilen mücadeleye de şeklini
vermişe benziyor. Müslümanlar bir bedel ödemek veya mücadelenin bir
yaşam tarzına dönüşmesinden öte, mücadeleyi işi olmadığı zaman/boş
zamanlarının geçirip vicdanlarını tatmin edeceği bir araca dönüştürmüş
durumdadır. İşi olmadığı zaman bir gösteriye, toplantıya, eğitim/öğretim
faaliyetlerine veya sohbete katılmak ya da tebliğ faaliyetinde
bulunmanın nasıl bir mücadele bilinci olduğunun sorgulanmaya ihtiyacı
var. Özellikle STK tipi yapılanmaların esas itibari ile gönüllü
kuruluşlar olması nedeniyle sanki İslami sorumluluğun da bireyin
inisiyatifine bırakılmış gibi bir hal yaşanmaktadır.
Cezaevlerinin bir okul olduğu konusunda şüphe yoktur. Burada elde
edilecek birikimin tarifi imkânsızdır. İnsana her durumda nasıl bir
yaşam sürmesi gerektiğini öğretir. Bu açıdan yalnızlığın iyi bir
öğretmen olduğuna şahit olursunuz. Özgür insanın en büyük sorunu yoğun
koşuşturma içine girip hayatı ve kendisini ıskalamasıdır. Biraz sonra
kalkacak vapura yetişme telaşındaki yolcuya benzemekteler. Hayatın
keşmekeşliği içinde ne kendisini ne de Rabbini hakkıyla
düşündüğü/dinlediği söylenemez. Her insanın uzlete ihtiyacı var.
Peygamberimizin Hira Mağarası’nda günlerce sadece düşünerek zihni ve
bedenini arındırmış ve Rabbinin nimetine mazhar olmuştur. Benzer eylemi
İbrahim peygamberde de görmekteyiz. Cezaevleri bu açıdan koşuşturmaların
olmadığı bir yaşam biçimini size dayatır. İnsanın kendisiyle baş başa
kalması ve tefekkürde bulunması ona yeni bir yaşam bilincini kazandırır.
Çok okumadan sadece düşünerek bile bu mektepten iyi bir insan/Müslüman
olarak mezun olmak mümkün hale gelir.

Teşekkür…
Genç Öncüler Dergisi’nin bu sayısını “Müslüman tutsaklar”a
ayırmasından ötürü içerideki bir Müslüman olarak, derginin genç
yüreklerine teşekkür ediyor, yayın hayatında Rabb’imden muvaffakiyetler
diliyorum. Selam ve dua ile…
Ahmet Şat
Batman Cezaevi
Ocak–2015
Genç Öncüler Dergisi

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Darağacında İki Şehid, İki Velî

  HALİL ESENDAĞ ( 5 Haziran 1983 )   Manisa’nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 …

İslâm Coğrafyasında Anne Olmak

Emperyalizmin bize dayattığı her türden özel güne temkinli davranmak insani bir durum… Anneler günü, kadınlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir