Son Yazılar
Başlangıç » Genel » Şehid Sultan: Abdülaziz Han-4 Haziran 1876

Şehid Sultan: Abdülaziz Han-4 Haziran 1876

Sultan Abdülaziz Han erkân-ı erbaa (dört kişi) diye adlandırılan Mithat
Paşa, Hüseyin Avni, Mütercim Mehmed Rüştü Paşa ile Şeyhülislâm Hasan
Hayrullah Efendi’nin ve önceden elde ettikleri altmış kadar
yandaşlarının tertip ettiği bir darbe neticesi 30 Mayıs 1876 günü
tahttan indirilmiş ve dört gün sonra da şehid edilmiştir.
 Sultan Abdülaziz Han, yukarıda isimleri verilen dört kişinin şahsî kin
ve garezleri ve bazı yabancı devletlerin parmağı ve yardımları sayesinde
yapılan bir darbe neticesinde tahtından indirildi. Hâdise özetle şöyle
olmuştu:

Hüseyin Avni, Mithat, Rüştü ve Süleyman Paşalar
tarafından bu darbenin 30 Mayıs 1876 Salı sabah saat 4.30 civarlarında
yapılması kararlaştırılmıştı.

Hüseyin Avni Paşa önceden, talim
için Suriye’den getirttiği askerlerin, kışlalarda yer açılana kadar
saray bahçesinde kalması için sultandan izin almıştı. Süleyman Paşa,
hal’ gecesi bu askerler ile 300 Harbiye talebesine, padişaha bir suikast
yapılmak istendiğini, yarın bu hususta erkenden tedbir alınacağını,
verilecek emirlere aynen riâyet etmeleri gerektiğini, kimsenin
giriş-çıkışına müsaade etmemelerini ve bunun padişahın emri olduğunu
söylemişti.

İşte bu askerler gece saat dört civarında
uyandırıldılar ve Harbiye talebeleri ile birlikte sarayı kuşattılar.
Dünyanın en büyük ve modern harp gemileri ve zırhlılarından oluşan
donanma, zaten geceleyin Dolmabahçe açıklarına demirlemişti.

Hal’in
esas tertipçileri de geceden beri Kuzguncuk’ta Hüseyin Avni Paşa’nın
yalısında, dürbünlerle sarayı gözetliyorlardı. Burada bulunmaları, eğer
darbe muvaffak olamazsa toplantı yaptıklarını söyleyerek kendilerini
temize çıkarmak içindi. Sultan Abdülaziz Han ise ibadet ve
istirahattaydı…

Her şey planlanmış ve saray karadan ve denizden
ablukaya alınmış, hal‘ kararı Dârüssaâde Ağası Cevher Ağa vasıtasıyla
Pertevniyal Vâlide Sultan’a bildirilmişti.

Vâlide Sultan, derhal
oğlunun odasına çıkıp onu uyandırdı. Ama hal’i oğluna doğrudan söylemeye
cesaret edemiyordu. Tam bu esnada top sesleri duyulmaya başlamıştı.
Sultan Abdülaziz Han, büyük bir teessürle:

“Bunlar Sultan
Murad’ın cülûs toplarıdır vâlide. Beni amcam Sultan Selim Han’a
döndürdüler ve bu işi Avni Paşa yapmıştır. Zannederim Rüştü ile Ahmed
Paşa da bu işte birliktir. Cenâb-ı Hakk’ın takdiri böyle imiş” diyerek
hızla giyindi.

Sultan Abdülaziz Han ve yakınları hemen sarayın
rıhtımına indirildiler ve Topkapı’ya götürülmek üzere burada kendilerini
bekleyen kayıklara bindirildiler.

Bu hazin manzarayı bir kişi
daha seyrediyordu ki o da gelecekte tahta çıkacak olan şehzade
Abdülhamid idi. Amcası ve âilesinin kayıklara bindirildiği ve
zırhlıların açığından geçirilerek Sarayburnu’na çıkarıldığı sahneyi,
hayatının sonuna kadar unutmayacak, bu işi yapanların simaları asla
hâfızasından silinmeyecekti.

Sultan Abdülaziz Han ve efradı,
Topkapı Sarayı’na nakledildi. Ailesine ve kendisine öğle yemeği
verilmedi. Bizzat Hüseyin Avni Paşa’nın emriyle ve kasten, amcası Sultan
Üçüncü Selim Han’ın şehid edildiği daireye yerleştirildiler. Bunların
hiçbirisi tesâdüf değildi. Cinayetin safhaları birer birer tatbik
ediliyordu.

Hemen o gün, 30 Mayıs 1876 Salı günü, Veliahd Murad Efendi tahta çıkarıldı.

İHTİLALCİLERİN YAĞMASI

Sultan
Abdülaziz Han, Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrıldıktan sonra, geride kalan
eşyalarının ve paralarının büyük bir kısmı bazı fırsatçı darbeciler
tarafından yağmalandı.

Sultan Abdülaziz Han’ın şahsî servetinin
tamamına el konulmuş ve paralarının hazineye devrine dair komisyon
tarafından bir karar alınmıştır. Mücevherler ise, satılmak üzere,
Hiristaki isminde bir Rum sarrafa teslim edilmiş ve Paris’te daha pahalı
satılır diyerek oraya gönderilmiş ancak, Hiristaki Efendi bir daha geri
dönmemiştir. Böylece bir Türk hakanının mücevherleri, dolandırıcı bir
Rum’un elinde kalmıştır.

SULTAN ABDÜLAZİZ’İN SON RİCASI

Sultan Abdülaziz Han, Topkapı Sarayı’na hapsedildiği sırada, Sultan Beşinci Murad’a bir mektup yazdı. Mektubunda özetle:

“Evvelâ
Cenâb-ı Hakk’a, sonra atebe-i şevketlerine sığınır, kendi elimle
silahlandırdığım askerin beni bu hâle koyduğunu hatırlamalarını tavsiye
eder ve husûsî bir mekâna naklimi rica ederim.” diyerek, kendisinin bir
an önce emin bir mekâna naklini istemiştir.

 NEDEN KATLEDİLDİ?

Sultan Abdülaziz Han, Topkapı Sarayı’ndan,
Ortaköy’de Çırağan Sarayı yanında bulunan Fer’iye Sarayı’na
nakledilmesini istemiş ve bu isteği 1 Haziran 1876 günü yerine
getirilmişti. Sultan Abdülaziz, burada gayet sıkı bir şekilde gözaltına
alındı ve hemen, hizmetine üç hizmetçinin tayin edildiği vâlide sultana
bildirildi. Bu üç uşak, Cezâyirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı Mustafa
Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed idi.

Bu üçü, cinayet günü sabah
erkenden Fahri Bey tarafından gizlice saraya sokulmuşlardı. Binbaşı
Necib ve Binbaşı Ali Beyler de gelmişti. Reyhan ve Rakım Ağalar odanın
kapısı önünde, kimsenin sokulmaması için nöbetçi bırakıldılar. Böylece
katil heyeti sekiz kişi oldu. Bu altı kişi, sessizce Sultan Abdülaziz
Han’ın odasının önüne geldiler ve içeri girdiler. Çok hızlı hareket eden
kâtiller, Sultan Abdülaziz Han’ın üzerine atıldılar. Bir mücadele
yaşandı. Bu mücadelede padişah zaman zaman ellerinden kurtulmayı
başardı. Fakat daha sonra padişahı ellerine geçirdiler ve bilek
damarlarını kestiler. Sultan tamamen bitkinleşince de olduğu gibi
bırakıp her biri bir yere savuştular.

Ardından da önceden
ayarlandığı gibi, hizmetçi ve küçük memurlardan birkaçı hemen feryada
başladılar. Bu feryadlar üzerine odanın kapısı kırıldı ve Sultan
Abdülaziz Han, bir şilteye sarılarak çok hızlı bir şekilde karakola
götürüldü. Bu acelenin asıl sebebi, padişahı katlettikleri sırada
yaşanan boğuşma izlerini göstermemek ve muhtemel delilleri ortadan
kaldırmaktı.

Sultan Abdülaziz Han’ın katli esnasında, sarayda
bulunan şehzâdeler ve diğer saray erkânının kapılarına nöbetçiler
dikilmiş, odalarından çıkmalarına asla müsaade edilmemişti.

Karakola
nakledilen padişah hâlâ canlı idi. Muayene ve rapor için gelen
doktorlardan bazıları padişahın vücudunu etraflıca incelemek istedikleri
vakit, Hüseyin Avni Paşa:
“Bu, bir padişahın cesedidir. Onun için size her tarafını açıp gösteremem” demek suretiyle isteklerine mâni oldu.

Bu
şekilde, incelenmeden tutulacak bir rapora imza atmayacağını bildiren
Hekim Ömer Paşa’nın o anda rütbeleri sökülmüş ve askerlikten
uzaklaştırılmıştı.

Hatta rapor iki kere yazılmış ve vekiller
tarafından beğenilmemiş ve üçüncüsü yazılmıştı. Doktorlara önce yüzü
açılıp gösterilmiş ve bu cesedin Sultan Abdülaziz Han’a âit olduğu
tesbit ettirilmişti. Daha sonra sağ ve sol kolları açılarak
gösterilmişti. Sadece bunlara göre rapor yazılmış ve cesed ile beraber
bir de makas getirilmişti. Bu kontrol esnasında, doktorlara: “İşte
yaraları açan bu makastır. Sultan bu makasla kollarını kesmiştir!”
denilmişti. Doktorlar bu hususu raporlarında aynen şöyle yazmışlar ve:

“Mezkûr
makas kanlı olup, Hüdavendigâr-ı sâbıkın bâlâdaki zikrolunan cerihaları
bununla icra etmiş olduğunu bize beyân ettiler” demek suretiyle,
intihar veya katil hususunda kendi görüşleri değil kendilerine
söylenenin böyle olduğunu ortaya koymuşlardı. Hem muayene için izin
verilmiyor, hem de işte kendini bu makasla kesti denilerek, daha o anda
karar verilmiş oluyordu.

Raporu imzalayan doktorlardan üçü
muayenede bulunmuş diğerleri ise, arkadaşlarının şahitliklerine binaen
raporu imzalamıştı. Meşhur Doktor Marko Paşa ise cesede hiç elini
sürmediğini daha sonra ifade etmiştir. Raporun ne için tutturulduğu bile
meçhuldür. Eğer intiharı ispat içinse, doktorlar böyle bir şeyi raporda
ifade etmemişlerdir. Bu rapor, sadece hiçbir şey yapılmadı denmemesi
için acele ile yapılmış bir teşebbüstür.

Bu hâdisedeki en mühim
nokta, padişahın naaşının niçin alelacele karakola nakledilmiş
olmasıdır. Niçin olduğu yerde ve odasında tahkikat yapılmamıştır?

Bunun
sebebi şudur; suikast sonrasında canlı kalma ihtimaline mahal vermemek
için, nakil esnasında ve karakolda tamamen şehid edilmesi sağlanmıştır.
Katil heyeti bu arada zaman kazanmış ve padişahın vefatını
kesinleştirmiştir. Sultan Abdülaziz Han, sadece kan kaybıyla değil,
pehlivanlarla yaptığı boğuşma sırasında da aldığı darbeler ve ardından
kan kaybından vefat etmiştir. Yukarıda belirttiğimiz üzere Sultanahmed
Camii baş imamı naaşı yıkayan kişi olması hasebiyle, Yıldız
Mahkemesi’ndeki şahitliğinde, padişahın vücûdunda bilhassa kalp kısmında
morluklar gördüğünü ifade etmiştir.

Hüseyin Avni’nin: “Bu ceset
sıradan birinin cesedi değildir” diyerek muayeneye mâni olması da bu
işin bir tertip olduğunu teyit ediyor. Sultan Abdülaziz Han’ın cesedi
mühim bir şahsiyetin cesediydi de niçin bir karakolun alt katına ve hem
de alelade bir şilteye sarılarak kondu, niçin acele ile saraydan
çıkarıldı, niçin yangından mal kaçırır gibi taşındı?

Bu nakil
hâdisesindeki asıl maksat da, Sultan Abdülaziz Han’a sarayda ilk yardım
yapılmasına mâni olmak, kâtillerin saraydaki telaşlarını fark
ettirmemek, cinayet mahallindeki delilleri bu esnada yok etmek ve saraya
alınan kâtillerin kaçmalarını kolaylaştırmaktı. Zîrâ, ceset sarayda
incelenmeye başlansa idi, bütün devlet erkânının yanında, ailesinin
bütün ferdleri, feryatlar üzerine dışarıdan geleceklerle beraber, duruma
şahit olacaklardı. Karakola gidilerek bu dikkatler tamamen bertaraf
edilmiş ve kimse karakola alınmamıştır. Sadece katil komitesi ve
doktorlar girebilmiştir.

Madem ki, Hüseyin Avni Paşa’nın katilden
haberi yoktu, alışılagelmiş bir hareket olmamasına rağmen, bir
padişahın cesedinin karakola nakli emrini kim verdi? Sabahın çok erken
sayılabilecek saatlerinde henüz evinden bile çıkmamış bir paşanın, hemen
saraya gelerek daha vefat edip etmediğine bile bakmadan, “Bu cesedi
karakola nakledin” demesi mümkün mü? İşte bütün bunlar da gösteriyor ki,
hâdise tamamen tertip ve cinayetti.

Eğer Sultan Abdülaziz Han,
intihar etmiş idiyse onu kurtarmak için niçin kendisine hiçbir tıbbî
veya insanî yardım yapılmamıştı? Osmanlı saraylarında doktor eksik
olmamasına rağmen, hiçbir müdahalenin yapılmaması bu hâdisenin cinayet
olduğunu bir defa daha isbat etmektedir. Eğer Sultan Abdülaziz Han,
intihar etmiş olsa bile, kendisine canlı olduğu halde müdahale
yapılmaması ve o şekilde karakola nakledilmesi ile cinayetin ta kendisi
işlenmemiş midir?

Yıldız Mahkemesi’ndeki ifadelerinde Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ki, ihtilal heyetinin başlarından birisi idi:

Naaşı
karakola getirmişler ve getirdikleri zaman, hayat belirtileri mevcut
imiş. Hekimler de karakola geldikleri zaman hayat belirtileri olduğunu
tasdik etmişlerdi. O vakit bunu sordum. Fakat padişahın konuşmaya gücü
olmadığı cevabını almıştım. Karakolda ne kadar yaşadığını bilemiyorum,
zira ben sonradan gelmiştim ve bunu orada bulunan, vükela, vüzera ve
ulemadan öğrenmiştik
” demek suretiyle hâdiseyi tasdik etmiştir.

***

Yukarıda
birer birer sıraladığımız hususlardan ve burada şimdilik yazmaya imkânı
olmayan daha pek çok vesikadan anlaşılan odur ki, Sultan Abdülaziz Han
katledilmiştir.

Esasen sultanın katli hakkında her geçen gün yeni yeni vesikalar ortaya çıkmaktadır. Çünkü “güneş balçıkla sıvanmaz” hükmü tecelli etmektedir.

Makalemizin
asıl kısmı olan ve bugüne kadar bilhassa ülkemizde hiç bilinmeyen bir
cihetini yani Sultan Abdülaziz’in o zaman on yaşında bulunan kızı Nâzime
Sultan’ın babasının katli sırasında bizzat yanında olduğu halde şahit
olduğu hâdiseleri tarihe bir not olarak düşeceğiz.

“BABAMIN KÂTİLLERİNİ GÖRDÜM!”

Nâzime
Sultan, Sultan Abdülaziz Han’ın kızıdır. Babası şehid edildiğinde
(1876) on yaşında idi. Annesi ise padişahın üçüncü hanımı olan Hayran-ı
Dil Hanımefendi’dir. Hayran-ı Dil Hanımefendi Çerkez olup 1846 yılı Kars
doğumludur. Bu padişah hanımından Dolmabahçe Sarayı’nda, ilk olarak 25
Şubat 1866’da Nâzime Sultan doğmuştur. Bilahare, sadece halife sıfatıyla
Osmanlı’yı temsil edecek olan, Abdülmecid Efendi dünyaya gelmiştir.

Hayran-ı Dil Hanım 26 Kasım 1895’te 49 yaşında olduğu halde Ortaköy’deki sarayda vefat etmiştir.

NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?

Nâzime
Sultan 1947’de, Beyrut’un Cünye kasabasında 80 yaşında vefat etmiştir.
Dadısı ise Tâhir Mevlevi Olgun’un annesi olup Şam’da, Sultan Süleyman
Camii’nde medfundur. Bu sultanhanım, Damad Ali Hâlid Paşa ile Yıldız
Sarayı’nda Eylül 1885’te evlendi.

Nâzime Sultan’ın 1895 yılında
vefat ettiğini kaydeden yazarlar varsa da bu kesinlikle doğru değildir.
Çünkü Nâzime Sultan’ın 1895 yılından çok sonraları hayatta olduğuna dâir
onlarca Osmanlı Arşivi vesikası vardır. Bu vesikalardan bazı örnekleri
makalemize koyduk. Osmanlı Arşivi vesikaları dışında Cumhuriyet arşivi
vesikaları da mevcuttur. Bu vesikalardan birisinde Nâzime Sultan’ın
1938’de hayatta olduğunu görmekteyiz.

Makalemizin esasını teşkil
eden yazıda yer alan bilgiler de Nâzime Sultan’ın 1947’ye kadar
Beyrut’ta yaşadığını ispat etmektedir.

NÂZİME SULTAN NE GÖRMÜŞTÜ?

Nâzime
Sultan gördüklerini, 1940’lı yıllarda Beyrut’ta yaşadığı sırada aynı
zamanda yeğeni ile evli olması hasebiyle akrabalığı da olan Adil Sulh
isminde bir ilim adamına anlatmıştır. Onun da oğlu Munah Sulh babasından
intikal eden bu vesika ve bilgileri o zaman tarihçi-yazar olan Halid
Ziyâde’ye vererek El-Hayat Gazetesi’nde “Osmanlı Sultanı Abdülaziz’in Vefatındaki Esrar Kızının Şahitliği ile Dağılıyor” başlığıyla makale olarak yayınlatmıştı. Makalenin sadece bu mesele ile alakalı kısımlarının tercümesi şöyledir:

“Munah
Sulh Bey’in kütüphanesinde babası Gazeteci-Yazar Adil Sulh’un Sultan
Abdülaziz’in vefatı hakkında yazdığı evraklar yer alıyor. Evraklarda
bunlara ilaveten Lübnan’da yaşayan ve küçük yaşta babasının katline
şahit olan, Nâzime Sultan’ın Adil Sulh Bey’e babasının öldürülüşüne
nasıl şahit olduğunu anlattığı ifadeler de yer alıyor.

“Burada
şuna da işaret etmemiz gerekir ki Adil Sulh Bey, Derviş Paşa’nın
ailesinden evlenmiştir. Adil Bey, bu evlilik ile Nâzime Sultan’a ve
kocasına akraba olmuştur.

“Sultan Abdülaziz 30 Nisan 1876’da hal’
edildi. Ve aynı senenin üç haziranında şehid edildi. 3 Mart 1924’te
saltanat ailesi mensupları Türkiye’den sürgüne gönderildi. Bunun üzerine
aile, İstanbul’dan çıkarak muhtelif yerlere dağıldı. Ailenin büyük bir
kısmı Lübnan’a geldi. Bir kısmı Beyrut’a yerleşirken diğer bir kısmı da
Cünye’ye yerleşti. Gelen heyet içinde Mareşal Hâlid Paşa ve eşi de
vardı. Sırba köyünde bir eve yerleştiler. Bu ev daha sonra Cumhuriyet
Sarayı olacaktır. Damad Hâlid Paşa Osmanlı Meclis-i A’yanı üyesi ve
Sultan Abdülaziz’in kızı Nâzime Sultan’ın kocası idi. Nâzime Sultan’ın
kardeşi Abdülmecid Osmanoğulları halifelerinin sonuncusu idi. Kaderde
Derviş Paşa’nın ailesine dünür olmak bana takdir olunmuştu. Bu evlilik
Nâzime Sultan ile tanışmamı kolaylaştırmıştı. Nâzime Sultan, erdem
sahibi, zekî, yüksek bir kültüre sahip, üstün ahlaklı ve nezaket sahibi
bir hanımefendi idi. Bir defasında Osmanlı tarihinden hususiyle de
babası Sultan Abdülaziz’in tahta geçiş devresi ve vefat hikâyesinden
konuşmuştuk. Sanırım Nâzime Sultan’ın anlattıkları saltanat hayatındaki
bu bariz hadisenin en açık görgü tanıklığıdır.

“Padişahın kızı Nâzime Sultan’ın ifadelerini aynen bana anlattığı şekilde aktaracağım. Nâzime Sultan diyor ki:

Kuşkusuz,
babamın intihar ederek vefat ettiğine hükmedenler aldatıcılardır. Ben
babamın öldürülüşüne bizzat kendi gözlerimle şahit oldum. Gördüklerim
şundan ibarettir:

Bir gün babam sarayın salonlarından birinde
oturuyordu. Ben de hemen yanı başında idim. O zaman on yaşında idim.
Birden yanımıza pehlivan gibi sekiz adam girdi. Kuvvetli ve kötü niyetli
oldukları belli oluyordu. Babam onları görünce kötü niyetli olduklarını
anladı. Kurtulmaya çalışarak ayağa kalktı. Adamlar ilerlemeye
başladılar. Bir taraftan da babamdan gelecek bir mukavemete karşı
ihtiyatla hareket ediyorlardı. Babam büyük cüsseli, sağlam bünyeli ve
güçlü pehlivanlardandı. Birkaç oyuna getirme teşebbüsünden sonra babam
adamlardan uzaklaşarak sarayın bir üst katına çıkaran seyyar merdivenin
olduğu yere ulaşmayı başardı. Ancak oraya varınca şaşırdı kaldı. Çünkü
merdiven yerinde yoktu. İhtiyat olsun diye komplocular onu
kaldırmışlardı. Sonra durdu ve yüksek bir sesle haykırdı:

‘Burada
merdiven vardı. Kim aldı?’ Bu soruyu tekrar tekrar sordu. Telaşla
sarayın salonlarında dolaşmaya başladı. Adamlar da arkasından onu takip
ediyorlardı. Gördüğüm bu sahne beni korkuttu. Kapılardan birinin
örtüsünü kendime siper ederek olup biteni izlemeye başladım. Nihayet
adamlar babamın şiddetli mukavemetinden sonra onu bir köşede
sıkıştırarak ele geçirdiler. Sonra sırt üstü yere yatırdılar. İkisi sağ
koluna, ikisi sol koluna, ikisi sağ ayağına, ikisi sol ayağına
oturdular. İçlerinden biri bir ustura ile iki elinin atardamarlarını
kesti. Çok kan kaybedinceye kadar üzerinden inmediler. Babam bu hal
üzere ruhunu teslim etti. Sonra onu pencerelerden birinin perdesine
sardılar. Girişte olan karakola götürdüler. Mithat Paşa da orada idi.
Babama karşı niyetlerinin kötü olduğu baştan belli idi. Zira babam hal’
edildikten sonra münadileri mahallelere gönderip ‘Sultan Abdülaziz öldü.
Sultan Murad onun yerine geçti’ diye nida ettirdiler.

Ben
babamın hükümlerinde hatasız olduğunu iddia etmiyorum. Zira hata
yapmayan ancak Allahü Teâlâ’dır. Fakat şunu kati olarak ifade edebilirim
ki babam, ülkesinin sadık bir hizmetkârı idi. Milleti için çok şeyler
yaptı. Orduyu kuvvetlendirdi. Osmanlı donanmasını dünyanın ikinci
donanması yaptı. Güzel ahlaklı, yumuşak huylu ve tövbekâr bir insandı.
Edip ve kâtipti. Resmî yazıları harika birer edebî eser parçası idi.
Arap ve Fars edebiyatını çok iyi bilirdi. Mahir bir ressam idi.
İstirahat vakitlerini zaman zaman Dolmabahçe Sarayı’ndaki boğaza nazır
hususî odasında geçirirdi.

“Nâzime Sultan burada ağlamaktan yutkunamadı ve bir müddet sessiz kaldıktan sonra ‘Babama haksızlık ettiler’ dedi.

“Sultan
Abdülaziz’in katlini bir de kızı Nâzime Sultan’ın sözlerinden tarihe
kaydettik. Umulur ki, Mithat Paşa ve ortaklarının tertibi ile kanlı bir
şekilde hayatına son verilen bir padişahın vefatı hakkında şüphe ve
tereddüde mahal kalmaz. Ümid ederiz ki, bundan sonra Mithat Paşa ve
ortaklarının bu cinayetini dile getirmeyi intihar diyerek ört bas
edenler, bütün bunlardan sonra yine padişahın intihar ettiğini iddia
ederek başka bir yanlışa ortak olma cinayetini işlemezler.”

“Hakikat bir gün olur tezahür eder,
Mezara dahi gömülecek olsa.”

Ömer Faruk Yılmaz
(Yedikıta Dergisi, 38.Sayı, Ekim 2011)

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Ahmet Kerse-31 Ocak 1983

Aslında her güne bir destan yazılabilir burada.. Anadolu’nun yiğit delikanlılarının destanını… Kimisi; evlenmeyi hayal ettiği …

Şehid Sancar Kartal-25 Ocak 2000

SANCAR KARTAL’A Ölümü sırtında taşıdı, O Şehadet için yaşadı.   O kavgadan asla kaçmazdı, Zalimlere …

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir