Son Yazılar
Başlangıç » Genel » Abdülhamit Turgut Hoca- 13 Nisan 1993

Abdülhamit Turgut Hoca- 13 Nisan 1993

Türkiye’deki birçok şaibeli kazalardan birisi bundan 23 yıl önce Abdülhamit Turgut Hoca’yı şehit etti.
Araştırılması ve incelenmesi gereken bir kaza…
İsmini ilk defa Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “İşkence” kitabında görmüştüm. Mütefekkir Mirzabeyoğlu, Abdülhamit Turgut’un gördüğü işkenceyi kitabına almıştı. Önce “İşkence” kitabında geçen o bölümü iktibas edelim:

“Müslümanlara reva görülen işkenceyi işkenceye maruz kalanlardan nakledelim… Arkadaşları adına Abdülhamid Turgut: Biz 12.3.1990 günü Fatih Kadınlar Pazarı’nda halka açık bir çay ocağında oturuyorduk. Camiden çıkıp bir çay içme niyeti ile gelmiştik. Bu esnada aniden saldırı ve hakaret üslübuyla bir takım kişiler başımıza dikildi. Bizi dışarı çıkardıktan sonra silâh tehdidiyle başımıza çuvallar geçirildi. Bu şekilde arabalara bindirildik. Arabada da başımız zorla koltuklar arasına sıkıştırıldı. Bilmediğimiz bir meçhule doğru götürüldük. O ânda bu hâl bana İsrail askerlerinin Filistinlilere alçakça muamelelerini hatırlatıyordu.

Nihayet varacağımız yere geldik. Orda bizi çırılçıplak soydular. Tabiî görülmemiş hakaretler, inanç ve değerlerimize karşı en alçakça küfürler. Cinsi sapıkların tavırlarıyla davranmalar, bizi, insanlığımızı ve inancımızı rencide ediyordu. Bu durum bana bin defa ölmeyi o hale tercih etmeme sebep oluyordu. Neticede sorgu için betona sırtüstü yatırılırken bir yandan da ceryan vermek için kabloları edep yerlerime ve diğer organlarıma bağladılar. İlk soru, “Çetin Emeç’i neden öldürdünüz?.. Muammer Aksoy’u vuran gerillalarınız ve silâhlarınız nerede?.. Senin İran’a bağlı Hizbullah Ümmet Örgütü’nün lideri olduğunu biliyoruz. Şurada şunu yaptın, burada filanlarla görüştün, şu konuşmaları yaptın, şu ülkelere gittin” diyerek, iddia ettiklerini sözde bu delillerle kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ardından, daha cevap vermeme fırsat bırakmadan üzerime serptikleri buzlu sularla birlikte cereyan şokuna başladılar. Ben buna tekbir getirerek karşılık verince daha da gazaba geldiler. Küfrederek, “haydi seni o büyük diye çağırdığın Allah gelsin de kurtarsın!” dediler. Bir yandan da birkaç kişi birden ayakkabıları ile birlikte üzerime çıkıp beni tekmelemeye başladılar. Ben tekbirlere devam ederken bedenimin duyduğu acılara rağmen kalbimin ferahlıkla, cesaret ve mukavemetle dolmaya başladığını hissettim. Bu hâl devam ederken bir ara fasıla vererek, “haydi cevap ver, Emeç ve Aksoy ikilisi de Amerikan yapısı koltlarla vurulmuş. Bu silâhları nereden aldınız ve bu emri kim verdi söyle!” deyince, ben, “tamam biliyorum söyleyeyim!” dedim; “bu silâhları ve emri casusluğuyla meşhur, Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi verdi. Eylemi de İsrail ajanlarıyla siz yaptınız!” deyince, beklemedikleri bu cevap karşısında boğazıma ayakkabısıyla içlerinden biri basarak, “biz kimiz?” dedi. Ben de o yapılan maddî ve manevî işkence karşısında oluşan nefret ve öfkemle bağırarak, “siz Mossad ve CİA’nın uşağı olan MİT’siniz, size ve onlara lânet olsun!” diye haykırdım. Boğazıma ve karnıma baskılarını, darbelerini arttırdılar. O hâlde bayılmışım.

Daha ne kadar baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Kendime gelip uyandığımda bir odada sedye üzerinde bağlı vaziyette olduğumu anladım. Sanki bir ormandaymışım gibi bir his vardı içimde. Çünkü bir yandan kuş sesleri, bir yandan yırtıcı hayvan sesleri, bir yandan da yılan hışırtıları çok yakın mesafeden ve canlı bir şekilde duyuluyordu. İyice kendime gelip dikkatle dinlemeye çalıştım. Diğer odalardan normal bir uzaklıkta feryatlar geliyordu. O ân gelen feryat ve diğer seslerin yapma, psikolojik baskı için olabileceği aklıma geldi. Nihayet tam olmasa bile öyle olduğuna kanaat getirdim. Tüm bunlarla korku vermek istedikleri açıktı. Fakat Allah’a hamd olsun ki ilk andaki dehşet ve şok yerine geçirdiğim baygınlıktan sonra sanki yeni doğmuş bir insan gibi yapılanlara ve daha şiddetle yapılacak olanlara dayanacak tarifi mümkün olmayan iman, huzur ve sükûnet hâli beni kapladı. Allah’ın yardımını elle tutulur bir yakîn içerisinde hissediyordum. Bu esnada yakınımda hiçbir insan sesi ve nefesi hissedilmiyordu. Ben o vahşi hayvan seslerine dikkat edince, kuş, aslan, kaplan seslerinin sabit bir tekrar içerisinde olduğunu, bunların dışında köpek ve yılan seslerinin gerçek olduğunu sürünme ve yaklaşan seslerinden anladım. Zaten çok geçmedi, ayağıma doğru yaklaşan yılanı hissettim. Bu ürperti esnasında baygınlık ve dilimin kilitlenmesi hâli hasıl oldu. Bir ân kendime gelmeye çalıştığımda, yılanın boynuma saldırdığını ve beni boğmaya çalıştığını anladım. Âniden tarifi mümkün olmayan bir şekilde dilimin çözüldüğünü, kalbimden yükselerek coşkulu bir sesin “Allahüekber!” demeye başladığını gördüm; sanki o zaman, benim içimde başka birisi vardı. Kalbim ve dilim, benim değil, onundu. Ben sanki aklen seyrediyordum. Bu arada müşahede ettiklerimi daha fazla yazarak izâh edebilmem mümkün değil; tek kelime ile Allah’ın akıl almaz yardımı idi. Tekbirler dolu ağzımdan sanki ateş çıkıyordu. Aniden boynumu saran, yüzümü yalayan yılan garip bir ses çıkararak boynumdan çözülüp benden uzaklaşmaya başladı. O esnada hafif bir sesle hayret belirten fısıltılar geldi kulağıma: “Bu yılan niye kaçıyor, hiç böyle yapmazdı; baksana daha gidiyor!” dediler.

Bu durum karşısında elimde olmadan içime doğan, sevinç, coşku ve yüzüme yansıyan tebessümü görmüşler ki, hemen kin kusan bir edayla “hiç sevinme bu küçük acemiydi; şimdi büyüğünü görürsen gülersin!”… Biri böyle derken, diğeri çaresizliğin ve yenilginin öfkesi içinde, “ulan bu şeriatçılar yılandan da beter, yılan da bunlardan kaçıyor!” dedi. Ve ardından, “hele bundan nasıl kurtulacaksın?” diyerek bir köpeği üzerime saldılar. Köpek, benim sağımdan solumdan saldırmaya başladı. Nerem ağzına geliyorsa, ısırıyordu; fakat, kıskaç gibi sıkıp ezerken, dişleri batmıyordu. Herhalde dişlerini çekmişlerdi veya köreltmişlerdi. Bu hâl bir müddet devam etti. Beni ezmesine ve çok acı vermesine rağmen yılanın dehşetini vermiyordu. Ben tekbir getirmeye devam ediyordum. Köpek ara verdikçe sorgucular “saldır arap!” diyerek tekrar saldırtıyorlardı. Beni bitkin düşürmesine rağmen, buna rahat dayanıyordum. Gitgide gücüm ve direncim artıyor, yapılacaklara dayanacağıma kesin inanmıştım. Bu arada beynime kurşunlar boşaltırcasına çirkin bir söz duydun. Köpeğe hitap ederek, “haydi arap saldır, torpil yapma; yoksa bu şeriatçıların Peygamberi de arap ve sizden; milliyetçilik mi yapıyorsun, iyi saldırmıyorsun?” diyerek kahkahalarla güldü. Ondan sonra gerçekten de zorlamalarına rağmen, bilemiyorum köpek yorgun mu düştü ne, bir daha bana saldırmadı. Buna öfkelenen sorgucu, köpeğe birşeyle vurdu; köpek bağırdı ve kaçtı. Sorgucu bana dönerek, “bak bu da sizden, senin gibi tekbir getirdi!” dedi. Ben buna dayanamadım ve “siz köpekten daha aşağısınız; o köpek hesap verir cehenneme gitmez, fakat siz yaptıklarınızın cezasını inşallah dünyada ve ahirette vereceksiniz!” dedim. Küfürler savurarak çıkıp gittiler. Ben de acılar içinde çok ezilmiş ve bitkin bir hâlde acıkmıştım. Öyle sızmış uyumuşum.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Âniden biri bana vurarak,”ey mümin kardeşim kalk gel. Bizden önceki vardiyalı o dinsiz ekip seni çok ezmişler; artık bizden emin olabilirsin, ne isteğin varsa söyle!” dedi ve hemen birisini çağırarak, “yiyecek içecek getir!” dedi. O da hemen beş çeşit yemek ve tatlı getirdi. Beni bir koltuğa oturttu. Çok aç olmama rağmen, düşman yemeği bana zehir gibi geliyordu. Yalnız içlerinden sütlaçı yedim. Hemen sonra, o kişi “tanışıp sohbet edelim!” dedi. “Gözünü de açarım ama gelip gidenler olur, onun için kusura bakma!” diye söze başladı. “Önce kendimi tanıtayım” dedi; “ben Konyalıyım, ismim Mustafa. Gerçi burda namaz kıldığım için bana hoca diyorlar. Ben önce Mahmut Efendiye bağlı Selâmet partili idim. Yalnız bu işin partiyle olmayacağını anladım ve kendime yeni bir cemaat arıyorum. Şimdiye kadar Türkiye’de şu şahısları, filân grupları gezdim, tanıştım, şu fikirlere sahipler, ama hiçbiri beni tam ikna edemedi. Yine de arıyorum!”… Bana sorarak, “sen ne diyorsun?… Bu saydıklarımı herkes tanıyor, elbet sen de bunlardan tanırsın; ve bunların dışında bir tavsiyen olursa, o da beni ikna ederse, kabul ederim!”… MİT”te görev almasının mazeretlerini sıraladı. Bir ân, “hele biraz dur; diğer arkadaşlarınızın durumu nasıl, ihtiyaçları var mı, bakıp geleyim!” diye dışarı çıktı. Biraz sonra gelip, “onları da çok ezmişler ve hep konuşturmuşlar. Onlar da herşeyi söylemiş, itiraf yasasından faydalanmak istediklerini talep etmişler. Yani seni yakmışlar. Yalnız yol bitmemiş; onlar sana kadar gelmişler, önemli olan senden sonrası, bunu mutlak istiyorlar. Tabiî yanlış anlama, ben istemiyorum. Ötekiler, seni biraz ezenler istiyor. Benim nöbetime az kaldı; onlar yine gelirler. Ben onlara, ikinci merhale işkence yaptım ama yine konuşmadı, derim. Bu sefer onlar, üçüncü ve son merhaleyi uygularlar. Ben de mani olamayacağım için, bir müslümanın ırzına tecavüz edilir, tırnağı çekilir. Daha da konuşmazsa, bir ormanda vurulup bırakılır. Bu hâle düşmeni istemiyorum. şimdiye kadar hep böyle olmuş. Polisten, resmiyetten habersiz, yalnızca MİT’in yakaladıkları, ya konuşmuşlar veya öldürülmüşler; üçüncü bir şık yok. Bunları da benden duymuş olma. Artık benim zamanım bitti, gizlice geliyorlar. İyi düşün; Şer’an da zaruret mazerettir. Bana sorarsan, herşeyi doğru konuş, belki kurtulursun. Konuştukların diğerleriyle tezat olmasın. Artık ben gidiyorum, bir diyeceğin var mı?” dedi. Ben de, “ahirette buluşuruz!” dedim. O çıktıktan hemen sonra bir başkası gelerek, “seni kim buraya getirdi, senin işini şimdiye kadar niçin bitirmemişler?” diyerek beni şiddetle yere attı. Ayağımdan tutup çekerek götürmeye başladı. Beni o hâlde merdivenlerden indirip havasız bir yere götürdü. Bu arada Allah’a, Peygamberimize ve zevcelerine küfretti ve “haydi seni ölümden kurtarsınlar!” dedi. Ben de, “beni çoktan kurtarmışlar; bize intikal ettirdikleri vahdet inancı sayesinde sizin gibi olmaktan ve ruhen ölmekten kurtarmışlar ve bir Allah’a kavuşmam kalmış !” dedim. O esnada tabancanın mekanizmasını şakırdatarak sözde mermi sürme imajını veriyordu ve şakağıma dayayarak “haydi şehadetini getir, son saniyelerini yaşıyorsun!” dedi. Ben de, “ben yıllar önce şehadetimi getirdim ve iman etim; asıl şehadetini getirip iman etmesi gereken sensin!” deyince, “ulan seni” deyip bir el üzerime ateş etti. Tabiî bana isabet etmedi. Zaten baştan beri bu yaptıklarının numara olduğunu sanki biri haber vermişcesine kalbim mutmaindi. Bu ve benzeri durumlar tam üç gün devam etti. Daha sonra Siyasî şubeye götürüldük.

O zamana kadar hangi arkadaşlar yakalanmış, kaç kişi var, kim ne konuştu belli değil. Birinci şubede ise, yine muttaki şahısların sorgu ve denetimi sürüyordu. Ve çok zaman sorgucu ve işkenceci polislere kızıp küfrediyorlardı; “Böyle sorgu mu olur!” diye. Muttakiler kızınca işkenceci polisler daha şiddetli işkence yapıyorlardı. Daha sonra, “haydi konuşun, biz de müslümanız; ne yapalım biz de emir kuluyuz!” diyorlardı. Ben de onlara, “işte farkımız bu; biz Allah’ın kuluyuz siz ise emir kulusunuz!” diyordum. Müslümanlıklarını ispat için işkenceye besmele ile başlıyor,oruç olduklarını ima ediyor ve hatta bir akşam şiddetli işkenceden sonra biri diğerine, “gel sen devam et, ben teravih namazına yetişeyim!” deyip gitti.

Tekrar ettikleri işkenceler genelde Filistin askısı, ceryan, dondurucu ve tayzikli su, boğma ve burma taktikleriyle beraber her çeşit dövmeden ibaretti. Bu hâl kimimize şiddetli, kimimize ise daha az idi. işkenceciler, “biz hakiki müslümanız, milliyetçiyiz, sizin gibi ümmetçi değiliz, biz sünniyiz, sizin gibi hizbullahçı değiliz. Siz yaptıklarınızı dış kaynaklı Humeynicilerden ve Seyyit Kutuplardan alıyorsunuz. Biz fetvalarımızı, hatta sizi yakalayıp sorgulama fetvasını bile Diyanet İşleri Başkanı, Fethullah Hoca ve Menzil şeyhinden aldık. Siz, dini bozan, aşırı, fitneci ve Ehli Sünnete aykırı olduğunuz için cezalandırılmanız dinen vacipmiş… Daha önce Şeyh Said ve Said Nursî de sizin gibi fitne çıkarınca o zamanın gerçek alimleri ve şeyhleri fetva vermiş, devlet de onları cezalandırmış !” diyerek nasihatlarına şöyle devam etti:

-“Yahu sizin Hizbullah’la ne işiniz var?.. Bu kadar müslüman deli de, siz mi akıllısınız. Bak binlerce insan Süleymancılık, Nurculuk ve falan efendilerin önderliğinde tarikatlara toplanıyor. Hele Fethullah Hocanın, Türkiye’nin her yerinde yurtları ve yüzbinlerce taraftarı var. Her vaazında onbinlerce kişi onu ağlayarak izliyor. Bak yarın Ankara’da Kocatepe Camiinde konuşacak, ben de gidip dinleyeceğim. Yahu illâ siyaset istiyorsanız, Erbakan’ın partisi var, ona gidin. Şimdiye kadar saydığım bütün grupları biliyor ve denetliyoruz. Hiç birini yakaladık mı?.. Yok. Niye?.. Çünkü sizin gibi zararlı değiller!”

Hakikaten de bizimle birlikte partili bir arkadaş da alınmıştı, ona bir fiske dahi vurmadılar.

Bu hal devam ede ede tam 17 gün geçti. Artık bunlar hayatımızdan bir parça olmuştu. Alışmıştık. İşkence ve sorgular dışarda göründüğü gibi hiç de büyütülecek ve aşılamayacak engeller değildi. Bir ân önce herkesin bu durumları yaşayarak psikolojik baskıdan kurtulup tabuları yıkması, zalimlerin düzenlerini bu tabularla koruduğunu ve bunu aşan mazlumlar karşısında acze ve korkuya kapıldıklarını bizatihi biz müşahede ettik. Şöyle ki, yukarda yapılanlara yerinde karşılık ve cevap verirken, son günlerde artık hıncım ve hiddetim boğazıma gelmişti. Yapılan bir işkence esnasında onlara söz hakaretinin en yükseği sayılan bir eda ile sesim çıktığınca bağırmaya başladım; Birinci Şube sanki inliyordu. Alt ve üst kattakiler koşuşarak benim olduğum yere yığıldılar. Ben, “ey alçaklar, köpekler, bu yaptıklarınız yanınıza kalmayacak!.. Sizi ne kulu olduğunuz, ne putlarınız, ne başkası kurtaramayacak. Burası size mezar olacak, sizi ve sizin gibileri ne Allah ne de müminler hesapsız bırakmayacak. Yiğitseniz beni öldürün. İnşallah ölsem de kalsam da başınıza belâ olacağım. Sizin kadınları, şarabı ve dünyayı sevdiğinizden çok, biz ölümü seviyoruz!” dedim. Bu hâlde işkenceyi bıraktılar. “Aman sus, sana birşey yapmayacağız; ne yapalım biz de emir kuluyuz!” diyerek beni kaldığım hücreye götürdüler. Tabiî bu hal diğer arkadaşları biraz dehşete düşürmüşse de, artık bütün arkadaşlara da daha fazla direnç ve cesaret gelmişti. Ondan sonra bana ve diğer arkadaşlara daha fazla işkence yapmadılar. Son günlerde yaptıklarını telafi etmek için yağcılık yapmaya başladılar. “Biz de müslümanız, size biz değil başkaları işkence yaptı!” diyorlardı. Tabiî bu arada söyleyecek çok şey var ama, çok uzayacağından dolayı sadece şunu eklemek istiyorum: Bizimle aynı hücrelerde sol görüşlüler de vardı. Şubeye ilk gittiğimizde, “polisler de biraz sağ görüşlü, size birşey yapmazlar!” diyorlardı. Daha sonra bize yapılanları görünce, hayretler içinde kalıyorlardı. Bize yapılanların yanında kendilerine yapılanların bir hiç olduğunu görünce, bize fevkalâde alâka duyarak takdirlerini belirtiyorlardı. Polisler bizi aynı hücreye koydukları zaman, “haydi girin aynı hücreye; biriniz kızıl, biriniz yeşil komünistsiniz!” diyor ve bize dönerek, “siz bunlardan daha tehlikelisiniz. Bunlar yarın öbür gün Rusya ve Doğu Avrupa’da olduğu gibi demokrasiye yönelebilirler; ama siz ille de şeriat dersiniz!”… Bu söylenenler, bir memurun şahsî kanaatinden ziyade, Şube’nin siyasetini gösteriyordu. Buna misâl, bizim orada bulunduğumuz dönemle birlikte 23 gün içinde, dört ayrı sol örgütün geçmesiydi. Her örgüt ortalama bir hafta kadar normal işkence ve sorgulardan sonra, mahkemeye çıkartılıyordu. Gerçi onlarda da istisnaları ağır işkenceler görüyor ve kadınlar iğrenç davranışlara uğruyorlardı. Doğrusu onların da karşı koyma ve dayanma tavırları takdire şayandı.

İşte ben ve arkadaşlarım bu hâlde Ankebut suresinin ikinci ve üçüncü ayetlerini hatırlayarak, Allah bizi imtihanına kabul ettiği için huzurlu ve bu imtihanı başarmak için Allah’ın yardımını talep ediyorduk. Bu hâlimiz ve anlayışımız şu ân bulunduğumuz tağutun zindanında da devam ediyor.
Son olarak mazlumlara, müminlere ve hususen zalimlerin zindanlarında olanlara diyoruz ki, “zindanları Yusuf Aleyhisselâm gibi yaşayanlar,maddî ve manevî devlete (nimete) er geç ulaşırlar.”

“Allah şüphesiz,kendi yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe – 111)







Evet “İşkence” kitabından yaptığımız iktibas bu kadar. Buradan da rahatça anlaşılabileceği gibi, Abdülhamit Turgut, işkencelere, zulümlere boyun eğmeyen, zalimlere karşı inancından zerre taviz vermeyen bir Müslüman alimdi.
Daha genç yaştayken İslâm ile tanıştı ve bu tanışıklığı bütün hayatına sirayet etti. O artık yerinde duramıyordu ve yeri geldi Pakistan ve Hindistan’da ilim peşinde koştu, yeri geldi Afganistan da ALLAH (c.c.) için canını ortaya koydu. Hatta bu uğurda yaralandı ve gazi oldu.
Daha sonra tebliğ amacıyla geldiği memleketi Malatya’da vefatına kadar geçen 11-12 senelik yaşantısı boyunca oldukça hareketli ve bereketli bir faaliyet içerisine girdi. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında, gerek doğuda gerek batıda yaşayan Müslümanları ziyaret ederek, onlarla tanışıp istişarelerde bulunmaya gayret gösterdi.

Tanıştığı her insan üzerinde mutlaka büyük bir tesir bırakırdı. O’nun yakınında olan insanlar birçok manevi hallerine şahit olmuşlardır. Çünkü O dinini öğrenen ve öğrendiğiyle amel eden bir müslümandı. Az yer, az uyur ve özlü konuşurdu. ALLAH(c.c.) ve RASULÜNE (S.A.V.) âşıktı. Farzlara ve sünnet-i seniyyeye uymak için olağanüstü çaba harcardı. Heybet sahibiydi. Geceleri herkes uyurken O uyumaz ibadetle meşgul olurdu. Seccadesini ıslatacak kadar ağlayarak namaz kılardı. Bazen namaz kılarken öyle bir titrerdi ki göğsünden sesler duyulurdu. Kimsenin gıybetini yapmaz ve yapılmasına izin vermezdi. Haramlardan ve mekruhlardan şiddetli bir şekilde uzak dururdu. ALLAH (c.c.) tan başka kimseden korkmaz, kınayanların kınamasından çekinmezdi. O kâfirlere ve tağutlara minnet etmeyen İslam’ın gözü kara bir yiğidiydi.

O’nun sohbeti farklıydı, bir başkaydı. Onunla yemek yemek, yürümek, seyahat etmek bambaşkaydı. Ancak iki kişiye yetecek denilen yemekler O sofraya oturduğu zaman 10-15 kişiyi rahatlıkla doyururdu. Her sene itikâfa girer, iftarını ve sahurunu birkaç hurma veya zeytinle yapar sürekli ibadet ederdi. Öyle ki itikâfın sonunda kemikleri sayılacak kadar zayıflardı. O zahiren halk ile batınen HAKK ile olanlardandı. Sürekli zikir halindeydi.

Vefat ettiği zaman bir iki parça elbiseden başka hiçbir şeyi yoktu. O gençliğini, hayatını ve malını ALLAH (c.c.) uğrunda hiç düşünmeden seve seve harcadı ve öylece RABBİNE kavuştu. ALLAH (c.c.) ın rahmeti O’nun ve tüm Müslümanların üzerine olsun.

Abdülhamit Turgut Hoca’nın mahkemede yaptığı savunma:

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın
1

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Ahmet Kerse-31 Ocak 1983

Aslında her güne bir destan yazılabilir burada.. Anadolu’nun yiğit delikanlılarının destanını… Kimisi; evlenmeyi hayal ettiği …

Şehid Sancar Kartal-25 Ocak 2000

SANCAR KARTAL’A Ölümü sırtında taşıdı, O Şehadet için yaşadı.   O kavgadan asla kaçmazdı, Zalimlere …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir