Son Yazılar
Başlangıç » Büyük Doğu-İBDA » SIR ve ZİKİR

SIR ve ZİKİR

SIR

İşte «rabıta»; işte Kur’ânla, Kur’ânın sonsuz derinliklerinde kaybolanların görebildiği mutlak ölçüyle sabit ve kat’i keyfiyet…

Erenler yolunun da, her şeyin de sahibi Allah Sevgilisinden sonra baş kılavuz Ebu Bekir, Efendisine, Kâinatın Efendisine o türlü rabıta etti ki mahrem yerlerde, el ve yüz yıkama yerlerinde bile bu rabıtayı çözememekten yine O’na şikâyet etti.

Bütün erenler bu yoldan erdi.

Rabıta, Allahta fanî olmanın başlangıcı, mürşidde fanî olma hali…

Zikirsiz rabıta; Allanın huzuruna, mürşidin ruhaniyet kılığiyle çıkma, çıkabilme sırrı…

Sözde iman yobazlarına karşılık bir de küfür yobazları vardır ki şöyle derler:

— Allah’la kulun arasına girilmez! Gördünüz mü, nasıl giriliyormuş?..

Fakat bu girme değil, kulu Allah’a götürme işi… Yoksa zaten her fert Allahiyle yapayalnız;
meleklerden bile gizli kalacak derecede yalnız… Bu mânada zaten araya girmek muhal… Fakat ileridekinin geridekini çekip götürmesi bakımından, Allah ve hakikate delâlet yolunda vasıtanın ne demek olduğunu o, kafası balyozla ezilemeyecek kadar sert küfür yobazına şöyle anlatınız:

— Sen, raftaki bir kitabı almak için bile araya vasıta katar, iskemleye çıkarken; sen vapurdaki yolcuyu seçmek için bile vasıtasız edemez, eline bir dürbün alırken, Allah’a vasıtasız ermekten, hattâ tapmaktan nasıl bahsedebilirsin? Köprüden Üsküdar’a geçmek için bile vasıtasız kalsan bütün Karadenizi dolanmaya mecbur olan sen!…

En büyük vasıta, O, Peygamber, Peygamberlerin Peygamberi…

Sonra sahabi…

Sonra velî…

Sonra âlim…

Sonra Müslüman, sadece, basit ve kuru Müslüman… Herkes herkese ve her şey her şeye, vasıta…

Böyleyken herkes ve her şey, Allah ile dosdoğru bağlantıda…

Ve «Rabıta», vasıta hikmetinin en ileri metodunu inkâr edici, sözde dindarların da bulunuşu…

Bunlara, çiğnenmek üzere, yemişin yalnız kabuğu verilmiştir. Halbuki iç kabuğun, kabuk da
iç’in…

VE ZİKİR

Rabıta ile beraber, onun ayrılmaz yakını halinde «zikir» geliyor. Ağaçla yemişi, istirityeyle incisi, gemiyle pusulası; ve peşinden derya… Fakat bu, zikrin, âlet değil, rabıtayla kemâl bulmuş tesir ve keyfiyet cephesi…

Bu türlü zikrin açtığı deryayı, kalemlerinden çıkma bir mektubun bazı satırlarından süzmeye
çalışalım:

«— Zikir ve zikrin tesiri bir denizdir. Bir deniz ki, kimse dibine varamamıştır. Dalgalı bir derya ki, dünya onun tek dalgasını görmüyor… Dünyayı kavrayan bir Okyanus ki, onu kuşatmaya kâinatın gücü yetmez. Nihayetine kimsenin erişemiyeceği bir âlem… Her zerreye nüfuz etmiş, sızmış, sahilsiz bir umman… Zikir, zikredenlerin kalblerinde doğan bir hal ki, söylemesi, yazması, bildirmesi imkânsız… Allahı bilen kimsenin, dili söylemez olur; kelime bulamaz ki, anlatabilsin…

Şaşırır kalır; dünyadan ve insanlardan haberi olmaz. Zikredilen Allah olduğu gibi, zikreden de ancak odur. Kendini, yine ancak kendisi zikredebilir… Mahlûkların, onu zikredebilmek haddine mi düşmüş?.. Ancak îlâhî sıfatlariyle sıfatlanması için yarattığı insana kendisini zikretmesini emretmiştir ki, herkes, yaradılışındaki kabiliyeti derecesinde o nihayetsiz, dalgalı denizden bir şeyler, bir teselli bulsun, rahata kavuşsun… Veysel Karânî, o deryanın bir damlasiyle teselli buldu.

Cüneyd, o denizden bir avuç suyla doymuş kanmıştır. Abdülkadir (Geylânî), o denizin ancak kenarına varabilmiştir. Muhiddin (Arabî) ise diplerden çıkarılmış bir cevherle övünür. İmam-ı Rabbânî o denizden büyük pay almıştır.»

Buraya kadar en büyük velilerin dereceleriyle bir arada ve kelâmın son haddiyle anlatılan zikir keyfiyeti, daha sonra, zikrin akıl perdesinde nihaî hakikatine kadar yükseliyor ve şöyle çerçeveleniyor:

«— Allah kelimesini teşkile hizmet eden (elif), (lâm) ve (he) harfleri, bu muazzam kelimenin işaret ettiği, hiç bir şeye benzemeyişi Zatı anlatmaya âlet ve vasıtadır. Bunları söylemek zikir değildir, zikir bu kelimenin neticesi, semeresi olan bir hal ve keyfiyet…

Bu kelimeye zikr denilmesi mecaz yoliyledir; hakikî mânâ ile değil… Bunun gibi, Tevhit Kelimesi de zikrin kendisi değildir. Ancak telâffuzu ve mânası bakımından zikre âlettir. Zikir, kelimenin ve bu ibarenin kalb ile tekrarından doğan bir haldir ki, doğması, bu kelime ve bu ibareye bağlı…»

Büyük Kapı’nın rabıta denizi içindeki inci zikri, * kapalı dudakladır. Gizli zikir… Çarşıda, pazarda, evde, işde, herkes sizi şunu veya bunu yapar görürken; zikir… Zaten herkes ve her şey, bilmeden zikirde…

Necip Fazıl Kısakürek
O ve Ben

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Kur’an’ın Gücü

Kaç yaşındasın nine? -71… -Demek İstiklal Savaşı’nda 20-21 yaşlarındaydın… -Öyle zahir… -O günden beri çıkmadın …

Türk İrfanı

  Tanrıkuluna bu defa ben bir mevzu takdim etmek istedim: – Efendim: Türk irfanını köklendirmek …

1 Yorum

  1. Bu kadar çok reklam ve bunun yazısına okuma esnasında ekranı komple kaplayan reklam hiç de hoş olmamış. .bilginize.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir