Son Yazılar
Başlangıç » Büyük Doğu-İBDA » Büyük Buluşma

Büyük Buluşma

 
BÜYÜK ZAT
Cami… Girince sol tarafta, yerden bir iki basamak yüksekliğinde, balkonumsu bir yerde, sarıklı, ilk bakışta esmer, beyaza yakın kır ve uzun sakallı bir zat… Önünde, kitabını koyduğu küçük bir yer masası… Etrafında, diz üstü veya bağdaş kurup oturmuş bir küme insan…
Aralarına geçip oturduk.
Kısık, donuk, birden bire ahengi anlaşılamıyan peçeli, zarflı bir ses… Fakat son derece tesirli…
Tane tane konuşuyor; ve kelimeler, cümle içinde, yakından çekilip bütün sinema perdesini dolduran bir şekil gibi, büyük bir hacme bürünüyor. Hem yakından kelimeleri, hem de uzaktan cümleleri görüyorsunuz. Şive, Şark Anadolusu…
Vapurda meçhul şahsın «nâs için» dediği konuşma böyleyken gayet derin…
Yüzüne bakıyorum.
Birer hilâl kavsiyle çatılmış, kabarık, ince, vezinli kaşlar, irice ve ahenkli bir burun… Yine ince dudaklar…
Sünnete uygun şekilde fazlaca kırkık bir bıyık ve uzun, çok uzun bir sakal… Sarığı, kaşlarına yakın noktaya kadar indiği için, alnı bütün açıklığıyla görünmüyor.
Gözlerinden henüz bahsetmedim. Onları, kendine yaklaşınca göreceğiz ve mânalarına yakalanıp kalacağız. Bu gözler, uzaktan gayet dalgın ve içine kapanık duruyor.
Bir de, bazen önündeki yapraklan karıştıran, fevkalâde zarif, esmer, ince ve uzun parmaklar…
İlk bakışta kendisinden insana çarpan duygu, müthiş bir vakar ve heybet…
Ders bitti.
Ön sıradan, esmer, tatlı yüzlü, tıknaz; uzun boylu bir genç kalkıp, Efendi Hazretlerine, balkonumsu yerden inmesi için yardım etti. Dinleyiciler hep ayakta ve Efendi Hazretlerini yakından görmek için ona görünmek ihtiyacında…
Kürsüden indiler.
Hafif öne eğilmiş orta boylu, yetmiş yaşlarında hissini veren bir zat…
Etrafındakilere şefkatle baktılar.
Çabucak fırlayıp potinlerimizi giydik ve kendilerini kapıda beklemeğe başladık.
Etrafları kalabalık, kapıya geldiler. Potinlerini giydiler; kollarında, deminki esmer, tatlı yüzlü genç, avluya çıktılar.
Birden yanlarına, ihtiyar bir kadın sokuldu. Yeldirmeli, sımsıkı başörtülü, İstanbul’un ücra semtlerini hatırlatan bir kadın…
Kadın, dert yandı ve hastasının şifa bulması için dua istedi.
İlk defa, yakından, bir şahsa hususî hitabını duyuyoruz:
«— Asıl siz bizim için dua edin! İlleti de, şifayı da veren Allah… Dua edin.»
Vaktimiz gelmişti.
Yanlarına sokulduk.
Başlarını kaldırıp o anlatılmaz gözlerini üzerimize diktiler.
Ben atıldım:
— Affınızı rica ederiz efendim; ellerinizden öpmek saadetine erebilir miyiz?
Gözleri, gözleri, daima baktığı şeylerin ilerisindeki, ötesindeki bir «görünmez»e bakan gözleri üzerimizde…
Baktılar, baktılar ve ne gördülerse gördüler.
«— Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz, dediler; Gümüşsuyunda, ne zaman isterseniz buyurun!»
Devlet!..
Evlerine, yuvalarına çağırılıyorduk.
Kabul edilmiştik.
Ama henüz, iç içe giden iç daireye değil… Dış daireye, güvenilir insanlara mahsus ilk sohbet, konuşma dairesine, avluya…
Kim bilir?..
Uzandığım, esmer, zarif ve incecik parmaklı eli bir kurtarana yapışırcasına kapıp öptüm.
RÜYA
O günden kısa bir müddet sonra, yahut biraz evvel, Beylerbeyi’ndeki süslü odamda bir rüya görmüştüm:
Büyük, pek büyük bir anfi… Binlerce insanı alacak büyüklükte… Anfinin sedlerinde, bükük kavisli masaların gerisinde, nur yüzlü, binlerce, sarıklı insan… Beyaz gül dizileri halinde sayısız sarık…
En önde ve merkezde yine sarıklı ve nur üstü yüzlü biri…
Ben kürsüde konuşuyorum. Ne dediğimi, ne söylediğimi bilmiyorum. Kelime üstü bir ahenkle konuşuyorum. Ellerimle de fikirlerimi noktalayan işaretler veriyorum.
Sözüm bitti. Merkezdeki nur üstü nur yüzlü zat yerinden kalktı, yanıma geldi ve başımı iki eliyle kavrayıp kendisine çekti ve öptü.
Bu rüyadan, içimde, tatlı, bayıltıcı tatlılıkta bir lezzet kalmıştı.
Bu rüyaya bir mim koyunuz! Ona anlatacağım zaman ne cevap vereceğini göreceksiniz.
EYÜP SULTAN
Aradan haftalar geçti.
Belâlı kadınla uğraşmaktan başka işim yok… Cücelerin, saçlarından tel tel yere bağladığı (Güliver)e benziyorum. Doğrulmak istiyorum, fakat mümkün değil. Saçlarımdan tel tel yere bağlanmış, arka üstü toprağa çiviliyim.
İlk aldığım adresin sahibini bulduktan, asıl adresi ondan aldıktan sonra da gevşemek?.. Olur mu?
Oldu! Ruhuma kuvvet aradığım günlerden birinde ressam arkadaşı buldum.
— Haydi, dedim; seninle bugün Eyüp’e gideceğiz Üstün haberciye… Onu yakından tanımaya…
Kolkola verdik. (Estetik) bir gezinti olsun diye Eyüp vapuruna bindik, Eyüp’e çıktık, büyük camiin önüne geldik ve sorduk:
— Abdülhakîm Efendi Hazretleri ne taraflarda oturuyorlar?
Gümüşsuyu’nda
Dediler.
Orası ne tarafta?
Adamın biri parmağını uzatıp köşede bir aktar dükkânını gösterdi:
— Şu dükkânın sahibinden sorunuz. Kendisine sık sık gidenlerdendir o…
Ressam arkadaşla aynı isimde, bir kaç parmağı eksik dükkân sahibi, alâkamızdan gayet memnun anlattı:
— Camiin kenarından sağa dönün! Bahriye’ye doğru… Bir kaç adım sonra mezarlığın içinden, yukarıya merdivenli bir yol sapar. (Piyerloti) kahvesine kadar gider bu yol… Çıkın, çıkın, tepeye kadar… Karşınıza gelecek ilk kapı… Bahçe kapısı, daima açık… Vaktiyle tekkeymiş orası… Mescidinden ve etrafındaki çatılarından anlayacaksınız. Haliç’e bakan bir sed üstünde…
Mezarların arasından çıktık, çıktık. Haliç ayağımızın altında bir kordelâ… Anlatılan yeri, karşımızda olduğu gibi bulduk. Hafif aralık bahçe kapısını ittik ve girdik.
Sıcak bir ilkbahar günü…
İçeriye girer girmez karşılaştığımız, orta yerde bir şadırvan, sağda Haliç’e bakan sed ve üstünde heybetli mezar taşları… Solda mescit ve mescide bitişik ev… Sağda, herhalde vaktiyle âyin yapmaya mahsus, şimdi boş, camları kırık, tek katlı büyük bir salon şeklinde bir pavyon ve ona bağlı, yine boş bir daire… Şadırvanın önünde bir hasır koltuk ve bir kaç iskemle…
Camideki, esmer, tatlı yüzlü gençle karşılaştık ve kendimizi bildirdik. Esmer ve tatlı yüzlü genç, büyük bir zarafet, nezaket ve iyi kabul tavriyle iskemleleri gösterdi:
— Buyurunuz, oturunuz efendim; şimdi gelirler. Ve kendisini takdim etti:
— İsmim Şakir… Kendilerinin yakınıyım…
Üç beş kelimelik sohbet… Bir tıkırtı ve hareket…
Soldan mescide bitişik ev tarafından Efendi Hazretleri geliyorlar.
Koltuğa oturdular. Bana ilk sualleri:
«— Siz ne iş yaparsınız?»
— Bir bankada çalışıyorum. Muharrir ve şairim… İsmim Necip Fazıl…
Ressam arkadaşa:
«— Ya siz?»
— Ressamım… Ben ilâve ettim:
— Efendim, arkadaşım, Mesnevî şârihi meşhur Abidin Paşanın torunudur. İsmi de Abidin…
Abidin Dino…
«— Ya dediler; kıymetli bir insandı Abidin Paşa… Çok güzel…»
Üzerlerinde, daima tercih ettiklerini sandığım renk olarak, açık kül rengine çalan ince bir kumaştan bir pantalon ve setre uzunluğunda bir ceket… Kar gibi beyaz ve tertemiz bir gömlek… Başlarında takke… Ve o gözler; baktığı noktanın «görünmez»ine bakan namütenahi derin gözler… Kestane rengiyle elâ karışığı, içinde mavimtırak inci pırıldayışları mı desem, ne desem?.. Sayısız terkipleri ve tonlarıyla renk, topyekûn renk, o gözler önünde daima yalan söyler.
Fezanın gözleri onlar…
Fezanın, insanı bir tutuşta fezaya çeken gözleri…
Rahmet gibi dipsiz, rahmet gibi sıcak, rahmet gibi diriltici…
SUS, İZAH ETME
Bana sordular:
«— Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap oldu mu?»
Bahriye mektebindeki hatıramı anlattım. (Semerat-ül Fuad) ve (Divan-ı Nakşî)yi söyledim. Son zamanlarda da, karıştırdığım (Marifetname)… Nakşî divanının kimin eseri olduğu sualine cevap veremedim.
İşte, ateşten harflerle beynimi dağlayarak söyledikleri ilk fikir:
«— Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz… Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?»
«— Ya siz ne okudunuz?»
Sualine karşı, Abidin Dino, iyi Türkçe bilmediğini, kültürünün daha ziyade Fransızcaya bağlı olduğunu ve İslâm tasavvufuna ait bir kaç Fransızca kitap okuduğunu söyledi. «Beka» ile «Fenâ»yı, (Baka) ve (Fana) diye heceleyerek, Fransızca bir kitabın gördüğü ve gösterdiği oyuncak klişeleri sıraladı.
Derin derin dinlediler; «beka» ile «fena»yı ele aldılar ve kalbin bir mertebesine ait «fenâ»da:
«— O zaman istikâmet, cihet diye bir şey kalmaz insanda…»
Buyurdular.
Henüz idrakim, işin şiirine ve dış estetiğine bağlı olarak, insanoğlunda madde, mesafe, hacim, mekân emniyetini allak – bullak eden bu oluş, ideal dünyanın şartlarından biri şeklinde hayâlimi öyle kavradı ki, zaman ve mekân temasını kaybeder gibi oldum ve artık tek lâf etmeksizin kendilerine mıhlandım.
Konuştular; şu veya bu vesileyle hep konuştular. O ahengi belirsiz, ağlamaklı sesi; ve rengi meçhul kucaklayıcı gözlerle konuştular.
Belki üç, belki beş saat süren o günden, o günkü konuşmalardan hatırladığım yalnız bir ahenk çağlayanı. Başka hiç bir şey bilmiyorum. Sonra sonra seyrek de olsa dokuz yıl süren temaslarım içinde, bahislerin hemen bütün köprü başlarını kelimesi kelimesine hatırlıyorum da o günden, o günkü konuşmalardan bende (kloroform) tesiri gibi bir kendimden geçme hissinden başka bir şey hatırlamıyorum.
Kaçta gitmiştik? Bilmiyorum! Öğle vakti miydi, ikindi miydi? Bilmiyorum! Çıktığımız zaman akşam olmuş, karanlık, bir seccade gibi Eyüp’ün üstüne atılmıştı.
Evet; akşam, Eyüp’ün üstüne bir seccade gibi bir hamlede düştü sandım. Evden çıkıp etrafıma bakınca akşamın farkına vardım da ondan. Sade akşamın mı? Kendimin, nerede olduğumun, nereden gelip nereye gittiğimin de…
Öylesine kendimden geçmiş, bayılmıştım. Bu, kelimelerin üstünde bir tesirdi. O, ahengi belirsiz, ağlamaklı ses; ve rengi meçhul, kucaklayıcı gözlerden bana bir şey geçmiş, ruhuma bir buğu yayılmış ve beni yere sermişti. Zaten bütün dâva, irşad dâvası, erdiricilik sanatı işte o «şey»de…
Gerisi dedikodu…
İki tarafı mezar, dar yoldan koşarcasına inerken o «şey»in beni büsbütün kapladığını duyuyorum.
Arkadaşım, nasipsiz arkadaşım da o ân için benimkine yakın bir tesir altında kalmış olacak ki, konuşmayı, anlatmayı, fikir kesip biçmeyi çok çirkin bulan bir sezişle susuyor ve başı önünde beni takip ediyordu.
Eyüp vapurunda karşı karşıya oturuncaya kadar sükûtumuz ve kendi içimizde kalışımız devam etti. Nihayet Eyüp vapurunda, belki de vapurun yegâne iki yolcusu halinde karşı karşıya geçince gözlerimiz birdenbire kapışıverdi:
-Ne dersin Abidin?
-Müthiş!..
-Konuşurken, söylediğinden ilerisini belirten, bakarken baktığının ötesini işaret eden müthiş bir ermiş…
-Sus, müthiş! Sus, izah etme!
-Ya o muazzam edeb? Kıpırdamadan, en küçük bir insiyakîlik göstermeden, en basit başı boş hareketlerin en tabiisine bile düşmeden, her ân en büyük bir huzur belirtici o heybet?..
-Suz, sus!..
Ve ellerimizde, bize evde hediye edilen, Efendi Hazretlerinin «Er Riyazet-üt Tasavvufiyye» isimli eserinden birer nüsha… Ne akılla, ne de akılsız erişilmesi mümkün olan gayenin akla hitap ettiği kadariyle, kalemlerinden dökülme bahisleri…
İzah ne mümkün!..
SAATLİ BOMBA
İrşat edicinin bir bakışiyle yerden ayakları kesilen, kaldırılan, erdirilen nice sefiller, müflisler biliyoruz. Bu, müritte; hem bir istidat, daha doğrusu nasip meselesi, hem de yolun usûl ve disiplini dâvası… Yolun usûl ve disiplininde, umumiyetle tedricilik; yavaş yavaş ve sıra ile oluş prensibi, başlıca kanun…
Bense bir bakışta allak bullak oldum ama, ertesi günü kendimi, Efendi Hazretlerini görmeden ne haldeysem öyle buldum.
O Efendi Hazretleri ki, kendisini buluncaya kadar geçen hayatım, onu beklemekten, bekleyiş sıkıntıları içinde kıvranmaktan başka bir şey değildi.
Buldum; ve yine bulduğumu anlayamadım.
İçime yerleştirilen saatli bombadan haberim yok.
Her şeyin bir saati olduğundan haberim yok…
Zaman akıyor… Yine eski havamdayım…
Üstelik kadın belâsının en hâd deminde…
Bir gece… Sabaha karşı…
Herkes uykuda… Yalının yemek odasında bir yazı yazıyorum. Gecenin ilk saatlerinden beri üstüne abandığım bir yazı… Yazıda bir dünya muradı üzerindeyim. Fakat bu muradı öyle kurcalıyor, onun künhüne; içine nüfuz etmek için öyle çırpmıyorum ki, nihayet onun da, her şeyin de sınırını aşmış gibi bir şey oluyorum. Karşıma «Rakip» ismiyle Allah çıkıyor ve artık o murat bana bir şey ifade etmez oluyor. Gökte, tam bir mesafe emniyetiyle uçarken birden bire bir duvara çarpmak gibi bir hal… İnandığım dünya bir anda elimden çıkıveriyor ve ben kalemimi bırakıp dehşetler içinde başımı tutuyorum.
Edebiyat ve sanat yapmıyorum, azametli bir vakıa, sert bir oluş hendesesi üzerindeyim.
Tam o anda ensemde, balyozla vurulmuş gibi bir ses duyuyorum. O ân, kül olmak üzere olduğumu, yahut beynimin bir atom gibi çatlamak üzere bulunduğunu sezercesine yerimden fırlıyorum; elektriği açık bırakarak kendimi dışarıya atıyorum, merdivenleri beyninden kurşun almış bir yaralıdan beter bir yıkılışla çıkıyor ve kendimi yatağa atıyorum. Ve kendime, mevcut bütün enerjimle emir veriyorum:
— Uyu!..
Bu öyle sert bir emir ki, cihanda benim cinsimden hiç bir fânî, nefsine böylesini verememiştir.
Tam o anda, gözlerim yumulu, apaçık, bir şey görüyorum: Bir canavar, anlatılmaz bir canavar, köpek azmanı bir canavar, ağzını açmış, iğne ucundan daha sivri dişlerini çıkarmış bana hırlıyor.
Uyuyorum… Yahut müthiş bir his iptali altında kendimden geçiyorum.
Ertesi sabah kalktığım zaman, dünya benim için başka bir dünyadır.
Bu hali biraz daha yakından görebilmek için, ondan üç dört yıl sonra yazdığım ve evvelâ (Senfoni), arkasından (Çile) ismini verdiğim ve en çok sevdiğim şiiri okumak lâzım…
Ensemin örsünde bir demir balyoz;
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.
YİNE RÜYA
Efendi Hazretlerini tanıdıktan sonra ve bu halden evvel, kendimi muvazeneli sandığım demlerde gördüğüm başka bir rüya: Yalımıza giden iki taraflı ağaçlık yolda gece karanlığında yürürken, ağzımdan balon gibi şeffaf bir şey çıkıyor. Küçük bir balon, ceviz büyüklüğünde; derken elma, derken ayva… Nihayet kafa büyüklüğünde. Balonu iki avucumun içinde tutup bakıyorum: Dehşet! Kafatasını!.. Kafamı da, içi boş bir zar, neredeyse patlayacak bir zar halinde ve yerinde hissediyorum… Aman!.. Buhran gecesi olduğu gibi, bütün enerji mevcudumla, onu, kafatasımı yutuyor ve yerine iade ediyorum.
«Çile» şiirindeki hayâlin ayniyle vakıası… Demek oradaki, benim bulduğum bir teşbih değil, gördüğüm bir şeymiş…
Çıkmış mıydı ayniyle rüyam?..
BİR YAZI
Ondan dokuz yıl sonra, «Büyük Doğu»larda, «Tanrı Kulu» ismiyle neşrettiğim ve manen Efendi Hazretlerine ithaf ettiğim bir yazı…
Her ne kadar sadece «Dlâh» mânasına gelse de, kaynağındaki putperestlik delâleti yüzünden sevmediğim «Tanrıkulu» adını, ileride «Hikmet Sahibinin Kulu»na çevirmek niyetiyle işte yazı:
«TANRI KULU
Dinmeyen, bilinmez bir ağrı çeken diş. Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllâcından…
İşte böyle; bir zamanlar beynim «mutlak hakikat» acılarına yataklık etti.
Ağrıyan akıl dişimdi.
Masallardaki benzetişle, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bu acıları sayıp dökmeye yetmez.
Hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantalona, oyuncaktan boyun bağına, karalama defterinden polis hafiyesi romanına, beş taştan iskambil kağıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar anne, baba, dadı, mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet, kimden ne aldımsa hepsini geriye verdim. Ruhuma istifledikleri hazırlop dünya bir sarsılışta yıkıldı gitti.
Bilmem ki hiç bir fani, dünyaya gelmiş olmak adına bu kadar ağır bir borç senedi imzalamaya davet edilmiş midir?
Bir tohumu, cevherini bulmak için merkezine doğru, tabaka tabaka soyup hiç bir şey bulamamak, üstelik tohumun ezbere inanılmış hakikatini de kaybetmek gibi; her şeyin iç yüzünü ararken her şeyi elden çıkarmayayım mı?
«İmam-ı Gazali»nin miğdesine aylarca tek damla suyu bile kabul ettirmiyen ve «Paskal»ın beyninde urların en müthişini kabartan kanlı fikir çilesinden payıma düşenleri anlatmağa kalkmıyacağım. Dünyaya gelmiş olmak adına benimki kadar ağır borç taahhüdüne sokulmuş olanlar bilirler ki, çoğu yeryüzüne alacak senetleriyle gelen insanlara bu bahiste anlatılabilecek şeyler pek az.
Ben yalnız doğrudan daha gerçek bir yalan, vakıadan daha ölçülü bir masal, maddeden daha katı bir hayâl anlatacağım:
Tanrıkulu, Tanrıkulu; onu nasıl tanıdım?
Ve işte ruhumun büyük zelzelesini, bir yıkıntı âlemi içinde Tanrıkulu’na açılan gizli kapıyı meydana çıkarmış bir saik diye haber veriyorum!
Evet, «niçin» ve «nasıl»ı benim, hikâyesi sizin olsun; şu kadar yıllık kâinat, gözüme, bütün yaftalanmış, raflara dizilmiş, istenmeden herkese dağıtılmış ve sorulmadan miğdelere indirilmiş hakikatleriyle, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç göründü.
Eşya ve hâdiselerin aslını, özünü, cevherini araştırırken galiba öyle bir sırrı tırmıkladım ki, bu sır şahlandı, şahlandı ve beni çarptı; rahat ve mes’ut insanın nezaret ufkunu kararttı; ve artık hiçbir şeyi görmemek yerine ensemden bastırıp bana dipsiz bir kuyuda yokluğu göstermeye kalktı.
Bu kuyuda, «öz ağzımdan kafatasımı kusarcasına» Allah’ın gölgesini gördüm.
Maddenin mahpus olduğu kaba bir dört köşe içinde, bir takım eşya ve hâdiseleri düzenleyip, Allah’a yok diyenlere nisbet, ruhumda beşeri kanunların tezgâhı o türlü devrildi ki, bu devrilişin altından yalnız mutlak hakikat doğrulabilirdi. Her şeyi o türlü kaybettim ki, Allah’ı kazandım.»

http://vadetamam.net/2016/05/buyuk-bulusma.html

Necip Fazıl’ı üstadlaştıran zat… Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri from VideoGalerisi on Vimeo.

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Kur’an’ın Gücü

Kaç yaşındasın nine? -71… -Demek İstiklal Savaşı’nda 20-21 yaşlarındaydın… -Öyle zahir… -O günden beri çıkmadın …

Türk İrfanı

  Tanrıkuluna bu defa ben bir mevzu takdim etmek istedim: – Efendim: Türk irfanını köklendirmek …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir