Son Yazılar
Başlangıç » Şahsiyetler » Halil Kantarcı:”İdamlıktık, Seccade için açlık grevi yaptık”

Halil Kantarcı:”İdamlıktık, Seccade için açlık grevi yaptık”

FETÖ’cü ve Kemalistlerin ortaklaşa düzenlediği darbe teşebbüsünde, kahramanca direnen ve şehid olan Halil Kantarcı’nın 28 Şubat darbesindeki direnişini anlattığı, 25 Nisan 2012 tarihli röportajı:

İdamlıktık, Seccade için açlık grevi yaptık

halil2

28 Şubat’ta henüz çocuk yaştayken idama mahkûm edilen Halil Kantarcı, yıllar sonra suçsuz olduğunu ispatladı ve beraat etti

HABER5.COM – Halil Kantarcı, 1995’te henüz 15 yaşındayken  hiçbir suçlamada bulunmadan terörle mücadele tarafından bir gece evinden alındı. Günlerce Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde işkenceye maruz kalan Kantarcı, dört çocukluk arkadaşıyla birlikte DGM yargılandı ve idam cezası aldı.

İDAMLIKTIK, SECCADE İÇİN AÇLIK GREVİ YAPTIK

28 Şubat’ta henüz çocuk yaştayken idama mahkûm edilen Halil Kantarcı, yıllar sonra suçsuz olduğunu ispatladı ve beraat etti. Kantarcı, yaşadıklarını, o günleri, kızgınlıklarını, unutamadığı isimleri, taleplerini, mağduriyetlerini, seccade için aç kalışlarını Haber5.com’a anlattı.

‘BİZİ ÖZELLİKLE SEÇTİLER’ 

Neler Oldu, ne ile suçlandınız? 

halil3

‘O dönem Kâğıthane’de Milli Gençlik Vakfı’nda liselerden sorumluydum. Kendi bölgemizde o dönem dikkat çektik. Dönemin Kemalistleri, Allah düşmanları tarafından mimlendik.

1995 yılında Ayasofya’da dans gösterisi yapılacaktı. Dans gösterisine engel olmak için oturma eylemi yaptık 50 kişilik bir grupla. Orda gözaltına alındıktan sonra sıkı bir takibe alındık. Oradaki takipten sonra mahallemizde çok sorulduk. MGV kadrolarında o zaman yapılan faaliyetleri yapıyorduk sadece. Belki teşkilattaki diğer arkadaşlardan tek farkımız Büyük Doğu idealinin kurucusu Necip Fazıl Kısakürek’in ve onun devamı niteliğinde İBDA Fikriyatının Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun kitaplarını elimizden düşürmememizdi.

Bizi özellikle, ibreti âlem olsun diye seçtiler. Çünkü çok fazla insanla görüşüyorduk ve muhitimizde sevilen gençlerdik. 1995 yılında, hatta o gün Tayyib Erdoğan’ın Kâğıthane’de mitingi vardı. Mitingden sonra akşam bize operasyon yaptılar. Bize hiçbir neden sunmadan İBDA-C  operasyonu deyip evimizden silahla alıp götürdüler. O zaman terörle mücadelede, şimdiki gibi sorgu sual değil, her şey kaba kuvvetle, dayakla, işkenceyle başlıyordu.

Sizi arayanlar olmadı mı? 

Kâğıthane’de ciddi bir kalabalık toplanmış bizim haberimiz yok tabi dışarıdan duyuyoruz. Toplanıp Aksaray’da terörle mücadeleye geleceklermiş. Polis tarafından “3 gün içinde çıkacaklar giderseniz olay büyür” şeklinde kandırılıp geri döndürülmüşler.

‘GÖZALTINDA İŞKENCE YAPTILAR’ 

Gözaltında neler oldu? 

Gözaltında15 gün kaldık. İlk hafta sadece kaba kuvvet, dayak ve işkenceyle geçti. Hiçbir şey sormadılar. İlk 4 gün hiç uyutmadılar, son dört gün ise başımızı eğdiğimiz anda sigara dumanı tutuyorlardı gözlerimize. Bedensel olduğu kadar psikolojik işkence de yaptılar. Bulunduğumuz oda çok soğuktu buna rağmen klimalar, pencereler karşılıklı açıktı.

İnsanın dayanma gücünü kırıyorlardı. Bizi tek tek, işkence için alıyorlardı. Gözümüz kapalı birbirimizi göremiyorduk. Psikolojik ve fiziki işkenceyi bol miktarda yapıyorlardı. Polisler o dönemde insan değil farklı yaratıklardı. Onlar da tüm 28 Şubatçılar gibi yaptıklarının hesabını verecekler. Bu hesap baki kalmak kaydıyla söylüyorum: Bizim derdimiz onların zihniyetiyle,  onları da o hale getiren bir zihniyet var, derdimiz onlarla.

‘ORDU GİBİ POLİS DE O DÖNEMDE VAHŞİLEŞTİRİLDİ’ 

halil4

28 Şubat döneminde polis vahşileştirildi. Halkımız duyarsızlaştırıldı, korkutuldu. Bunların hepsi bir programın parçasıydı. O günün polisleri kendi kızının başı kapalı olduğu halde başı kapalı kızları copluyorlardı. Bu kadar vahşileştirildi insanlar. Şuan mümkün değil, yapamaz belki birçoğu, hem yapmazlar hem yapamazlar. Çünkü karşınızdaki insanın suçu yok.  İnsanlar o zaman birbirlerine sırtını döndü. Gözümüzün önünde yapılan işkencelere hep sessiz kaldık. Biz içerde işkence görürken dışarıdakiler yapılanları biliyordu. O dönem insanlar korkularından hareket edemiyordu.’

28 ŞUBAT HAZIRLIKLARI İDİ!..

Mahkemeye çıkartıldığınızda neler oldu? Suçunuz söylendi mi size? 

Mahkemeye çıkartıldığımızda hiçbir şey sorulmadı, evraklar getirip bazı eylemler okudular. Bu eylemler suç sayılmayacak eylemlerdi. Mesela işte birahaneyi taşlamışım, birini tehdit etmişim, meyhaneyi kapat diye. Böyle tirajı komik şeyler. Bu suçlamaların hepsi düştü. Şuan olsa gözaltına alınacak bir durum bile değil. Bazı evraklara biz zorla imza attık.

Sonra savcılığa çıktık. Savcı suçlarımızı okudu ve bize:  “-iddiaları bu suçlamaları kabul ediyor musun?”dedi.  “Ben yapmadım!” dedim. “Ben o tarihte okuldaydım, araştırın” dedim. “Ben mi yaptım o zaman? Sen yapmadın o yapmadı kim yaptı?” diye çıkıştı savcı ve bizi hâkime sevk etti. Hâkimde tutukladı.

28 Şubat’ın hazırlıklarıydı bunlar. O yaratılmak istenen ortam hazırlanıyordu. Refah Partisi seçimlere gidecekti. Güzel bir ortam vardı.

BAYRAMPAŞA MÜDÜRÜ BİZİ ALMADI 

Sonra Metris’e gönderildiniz? 

Terörle mücadele bizi Metris’e götürmek istemedi. Önce Bayrampaşa’ya götürdü. Gözümüzün önünde bizi alması için Cezaevi Müdürünü tehdit ettiler. Müdür almadı, orada IBDA-C davasından kimse yoktu. Polis işgüzarlıkla oraya götürdü. Polis,müdürü tehdit etti: “Koca devletiz bizden değil 5 çocuktan mı korkuyorsun?” dedi.  Müdür “Burada kontrol edemeyiz” dedi, tıfıl çocuklarız ama Allah’ın hikmeti, gözüne nasıl göründüysek korkudan alamadı.  Metris’e götürdüler sonrasında bizi. Orada bizden öncekiler bir düzen kurmuştu, hani ‘’Mektebi Yusufiye’’deriz ya, aynen öyle bir yere kavuşturdu Rabbim bizi. Şükrettik… Bizim için en iyi yerdi orası.

“HÜSEYİN KIVRIKOĞLU GELDİ İDAM KARARIMIZ VERİLDİ”  

İdam kararı nasıl verildi? 

Metris Cezaevi’nde 6 ay sonra ilk mahkemeye çıkarıldık. 1996, 16 yaşındaydım artık.

Sonrasında dava ile ilgili hiçbir araştırma yapılmadan, polisin fezlekesi bize iddianame olarak geldi. Her 2 ayda bir mahkemeye çıkarılıyorduk. Bir tiyatronun sahneleri gibi tekrar etti bu mahkeme faslı. Taki son mahkememizden önceki duruşmaya kadar. 18 Şubat’ta tekrar mahkemeye çıktık. O zaman dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu DGM’yi ziyaret etti. O güne kadar bizim hakkımızda idam cezası istenmiyordu, o zamanlar öyle bir ceza şekli bile yoktu. Hâkim savcıdan mütalaa istedi. Savcı da hakkımızda idam istedi. Olaylar bir gün içinde gerçekleşti. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun talimatıyla oldu bütün olanlar. Tarihinde ilk kez 10 gün sonraya attı duruşma tarihi. 28  Şubat günü tam MGK toplantısı yapıldığı esnada davamız görülüyordu.  Ara verip kararı verecek hakimler sadece 1 dakika ara verdiler. Aradan sonra tam o zaman o güne kadar serbest olan “basın”a yasak geldi. Kararı okumadan önce basın yasağı geldiği için basın mensuplarını dışarı çıkardılar. Mahkeme o gün bize idam kararı verdi. İddianame daha önceden hazırlanmıştı. Sorgusuz sualsiz bize idam kararı verildi.

‘İdam’ı ilk duyduğunuzda ne hissettiniz? 

İlk duyduğumuzda “Allah büyüktür” dedik. Hiç üzülmedik! Çok şükür dedik!  Çünkü bizi sadece Anadolu evladı olduğumuz için tehdit görüyorlardı. İmanımız tehditti onlar için, fikrimiz, dünya görüşümüz tehditti. Gücümüzden değil fikrimizden korktular. Belki bizim şahsımızda, idam sehpasına bile tebessümle çıkabilecek bir neslin emarelerini gördüler ve bundan korktular. Çünkü asla boyun eğmedik onlara.

‘F TİPİ’Nİ İLK BİZDE DENEDİLER 

28 Şubat size nasıl yansıdı?

O günden sonra, her şey daha şiddetli daha zor oldu. O güne kadar da şiddetliydi ama MGK toplantısından sonra, edebiyle gelen asker coplarla, silahlarla gelmeye başladı.

Bizi zorla Niğde cezaevine götürdüler, güçlü olmayalım diye bizi dağıttılar. Orada da zor şartlarda 5 arkadaşımızla beraberdik.  O zamanlar F tipi cezaevinin deneme süreciydi, küçük koğuşlarda kalmaya başladık. ‘F tipi’ni bizim üzerimizde denediler. Küçük küçük odaları bölmüşler adına da F tipi demişler. Biz orada olduğumuz sürece açlık grevi yaptık, bu şartlarda yaşanmayacağını söyledik. Beraberce yaşamak istedik.

SECCADE İÇİN 1 AY AÇLIK GREVİ YAPTIK 

Neler yapıyordunuz, nasıl geçiyordu günler? 

Bütün vaktimiz okumakla geçti. İlk gittiğiniz zaman direnerek bazı şeylere katlanarak elde ediyorsunuz. Bir seccade almak için 1 ay açlık grevi yapıyorduk. Bir kitap almak için 6 ay ailemizle görüşmemeye katlanmak zorunda kalıyorduk.  Taleplerimizin karşılanması için eylem yaptığımız için de  ceza veriyorlardı. Ailenize mektup yazamıyorsunuz, ailenizle görüştürmüyorlar.

‘REFAH PARTİSİ BİZİ FEDA ETTİ’ 

‘Sonradan Bandırma cezaevine sevk edildik. 1 yıl boyunca açlık grevi yaptık. O dönemde sesinizi duyurmak çok zordu. Refah Partisi iktidardı çok acı çektik, başka hükümetlerin zamanında olduğundan daha fazlasını yaptılar. O dönemde isyan edemedik. Çünkü isyan edeceğimiz adam zaten bizdendi.

Refah Partisi’nin iktidarda kalma mücadelesi vardı onlarda zor durumdaydılar, fakat biz daha zor durumdaydık. Kimse gücenmesin şimdi, hakikat neyse onu söylemeliyiz. Bizi sildiler o dönemde, feda ettiler, yok saydılar.

ÜZERİMİZE ATEŞ AÇTILAR, İSYAN EDEN BİZ OLDUK 

Açlık grevleriniz nasıl sonuç verdi? 

1 sene açlık grevinin sonunda talebimiz kabul edildi, Bandırma Cezaevi’ne gittik. Orda büyük bir operasyon yaşadık. Hayata Dönüş ve Noel Baba operasyonları yapıldı. Bu operasyonlar için Genelkurmay’ın özel birlikleri vardı.

Geldiler,  bize mermi sıktılar  ve isyan ettiğimizi iddia ettiler. Biz de dolaplarla kapıları kapattık ve haliyle isyan etmiş sayıldık. Aslında isyana teşvik edildik.

3 gün boyunca sürekli pencerelerden gaz bombası attılar. Küçük odaya o dar alana yüzlerce bomba attılar. 3 gün boyunca göz gözü görmedi. Baygınlık geçirdik. Bazıları bayıltıyordu. Bazıları içinizi parçalıyordu.

Baskın sonrasında ciddi bir dayak yenilir, sizi koridora atarlar askerler vururdu. O yüzden hep hazırlıklı olurduk, üstümüze kalın elbiseler giyerdik. O baskında 9 arkadaşımız ağır yaralandı. Silahlarla G3 mermileriyle vuruldular. Hasan Meriç arkadaşımız o zaman şehit oldu.  Bandırma operasyonundan yaklaşık 1 ay sonra İBDA Fikriyatının Kurucusu Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun bulunduğu Metris Cezaevine de aynı şekilde bir operasyon yaptılar. Orada da birçok gönüldaşımız ağır yaralandı, Sancar Kartal isimli kardeşimiz vurularak şehid edildi ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu onlarca askerin arasına elleri arkadan kelepçeli vaziyette atılarak linç edildi. O zamanın alçak medyasının Mirzabeyoğlu hakkındaki haberleri arşivlerde ve hafızamızda. Şimdi o manşetleri hangi paşaların telefon emriyle attırdığını görüyoruz.

VÜCUDUNDA KURŞUN VARDI AMA BAŞI DİK ÇIKTI 

Biz oradan dimdik çıktık 3 günün sonunda, başından kurşun yiyen arkadaş bile başı dik çıktı ve hiçbir şey yapamadılar bize. Kurşun yiyen arkadaşımızın gittiği yerdeki cezaevinde anlaşıldı x-ray cihazından geçerken kurşun olduğu. Omzunda belinde ve başında kurşun vardı.  O gün dimdik çıktığımız başımızı eğmediğimiz için bizi dövemediler. Ramazan ayına denk getirilen o 3 günü asla unutamam. Bu bir irade savaşıydı ve galip olan bizdik.

BİZ SADECE ALLAH’A İNANIYORDUK 

halil5

Neye inançtı bu, sizi diri tutan ne idi? 

Biz Allah’a inanıyorduk. O’nun dışındaki hiçbir irade ve kuvvete  inanmıyorduk. Bunun hak olduğuna inanıyorduk. Parasız da kaldık, açta kaldık. Ciddi manada çok şey de yaşadık ama hep ayakta kaldık. Önce Allah’a sonra birbirimize inandık. Başınıza gelebilecek en kötü şey ölüm, zaten idam cezası almışsınız. Bunun gerisindeki her şey boştu, ölmüş farzediyorduk kendimizi. Mümine dünya rüya gibi değil mi zaten.

İdam cezanız uygulanmadı ama…. 

O zamanlar uygulama yoktu ama idam cezası uygulama olsa biz idam edilirdik. 12 Eylül’ü aratmayacak bir terör vardı devlet terörü vardı içerde. Süt dökmüşler bile aslan kesildiler. Ezin, yok edin, parçalayın, zülüm edin, işkence edin, her şey serbesti.

Biz dava açıyorduk dava aynı anda düşüyordu. Dilekçelerimiz bile gitmiyordu. O dönem hukuk yoktu. Bir gece yarısı 10 gardiyan gelip koğuşunuzu basıyor ve sizi dövüyor.

Hep Bandırmada mıydınız? 

Değil, oradan Eskişehir cezaevine, iki sene sonra da tabutluklara yani gidebileceğimiz en kötü cezaevine Bolu F tipi cezaevine gönderildik.

Her gittiğimiz yeni cezaevinde  aynı şeyleri tekrar yaşadık. Saçlarımız kesildi, kavga ettik,  yine aç kaldık, yine dayak yedik, yine işkence gördük, yine seccade için açlık grevi yaptık. Yine, yine, yine…

3 KİTAP HAKKIN VARDI VE KURAN ONLAR İÇİN SADECE KİTAPTI 

Neden “tabutluk” dediniz? 

F tipinin zulmünü yaşadık. F tipi uygulamaları yeni başlamıştı, ne yapacaklarını, ne kadar zülüm edeceklerini, insanın ne kadarına dayanabileceğini bilmiyorlardı.

Ziyarete çıkarken bile elleriniz arkada, başınız eğik, biri gözaltına alınır gibi ensenizden tutarak götürüyordu.  Orada insan değilsin. Orada hiçbir şey yoktu. Mesela 3 kitap hakkın var. Biri Kur’an-ı Kerim. “Bunu kitaptan sayma” diyoruz, “o da kitap benim gözümde, fark etmez” diyor.  Dilekçe ile alınıyor kitaplar. Ama en ufak haylazlığınızda kitap alınıyor, telefon kesiliyor, ziyaret kesiliyor, her şey kesiliyor.

ZEYNEBİM TÜRKÜSÜ İÇİN 6 AY AİLEMİ GÖREMEDİM 

Neden ceza alıyordunuz, haylazlıktan kastınız ne? 

Ben mesela ‘Zeynebim’ türküsü yüzünden 6 ay ailemi göremedim.

Yakup Köse ile Bandırma cezaevinde tanıştım, ben. Gittim küçücük bir çocuk. İlk defa benden küçük birini gördüm. Onun bir bıçkın delikanlılığı vardır. Çok kahramanlığına şahit olmuşumdur.

O günlerde Yakup Köse ve bir küçük arkadaşla aynı hücrede kalıyorduk ve epey uğraşarak bir bağlama aldık. O çalıyor, biz söylüyorduk, tıngır mıngır. Bağrışmalar oldu, gardiyanlar bize bağırıyorlar. Yakup bir şey söyledi geldiler. 3 kişiyiz gece saat bir. Geldiler ellerinde 3 battaniye ile 30 kişi geldi. Her birimize 10 kişi. Battaniyeleri üzerimize atacak, dövecekler sonra da raporda kendi aramızda kavga etmiş olacağız ve bir de disiplin cezası alacağız.

Biz o gün ağzımıza ne geldi ise söyledik. Küçücük hücrede biz ve 30 kişi…  Üzerlerine yürüdük, zaten bir adımlık yer var. O gün çıkıp gittiler, kaçtılar. Sonra “küfrettiler” diye tutanak tuttular. Zeynebim yüzünden tecrit aldık, 6 ay disiplin cezası, ailemizi göremedik mektup yazamadık… Benzeri birçok hadise arasında en anlatılabilir olanıydı bu. Dramatize etmediğimizi, ağlama edebiyatına hiçbir zaman sığınmadığımızı, sızlanmadığımızı tekrar edeyim yine de!

BİZİ DALGA GEÇER GİBİ YARGILADILAR 

Mahkemeleriniz devam etti mi? 

Mahkememiz görülmedi bizim. Şerafettin İSTE o zamanın hızlı hakimlerinden. İstanbul 2 no’lu DGM baş hakimi idi.  Bizi dalga geçer gibi yargıladı. Bizi hep gülerek ve neredeyse mahkeme süresince doğru düzgün  hiçbir soru sormadan yargıladı . Hiçbir şey ispat edilmedi, ispat zahmetine bile girilmedi. Aleyhimize (bizi suçlamak için) çağırılanlar lehimize konuştu. Karar açıklanırken hakim: “ bugüne kadar gelen tanıkların, sanıklardan korktukları için yanlış ifade verdikleri yalan olduğu kanaati olduğu için tanık ifadelerinin reddine dedi.”

Bizi suçlaması için gözümüzün önünde gardiyan dövdüler. “Bu adamlar seni dövdü, kabul et” diye.  İri bir adam, bizse olayın vuku bulduğu iddia edilen tarihte henüz 14-15 yaşında çocuklarız. Gardiyan polisin zoru ile kabul ettiği iddiayı mahkemede  yine kabul etmedi. “Polis zoru ile işkence ile imza attığını” söyledi ama yine polisle ilgili işlem yapılmadı.

İdam kararı nasıl bozuldu? 

AB uyum paketleri ile yeni yasalar çıktı. 18 yaşından küçük yakalananların çocuk mahkemelerinde yargılanması kararı çıkınca, ben ve iki arkadaşın davası bozuldu. Bir arkadaşım, Cihat Özbolat,  17 yıldır aynı suçlamalarla hala içerde, idam aldı. Benim beraat edilen dosyamdan o idam aldı.

Hakim “ben bu dosya ile sana ceza veremem, beraat vermem gerekir, DGM’nin idam verdiğine beraat de veremem” dedi ve bizi gönderdi.  Devrin bir nevi İSTİKLAL MAHKEMELERİ olan DGM’den sonra o mahkemeler bize oyun gibi geldi. Biz artık bize verilebilecek en yüksek cezanın fazlasını yattığımızı söyledik. Artık bizi bırakmalı idi, suç işliyordu. Ve artık yapacak bir şey olmayınca bizi tahliye ettiler.

Tahliyeden sonra davamız yine devam etti. Yargıtay kararımızı bozdu. DGM ye gittiğinde dosyamız tekrar ceza vermiş 70-80 yıl vermiş. Yargıtay yersiz ceza diye yine bozdu. DGM yine  ısrar etti kararında. Tekrar yolladı. Ben bir daha gitmedim, gitmeyi de düşünmedim. Çocuk mahkemesi en sonunda bizim hakkımızdaki iddiaları düşürmüş.

GÖZÜNÜ KIRPMADAN BİR KİTLEYİ YOK EDEN BİR ADAM 

O günlerde Unutamadığınız isim kim? 

Bir çok isim var aklımda ama madem bir kişi sordunuz; Hikmet Sami Türk. O dönem gözünü kırpmadan bir kitleyi katlettirebilecek bir insan ve yaptı da. Gayet ağır başlı, devlet adamı pozu ile yaptı. Bizim için de, solcular içinde yaptı.

Müsbet manada unutamadığım isim ise Salih Mirzebeyoğlu. Biz içerde onun kitapları ile beslendik, ayakta durduk.  Ona çok şey borçluyuz. ‘’Müslümanlar dik durun, karşınızda leşler var!’’  inancını ondan aldık ve 28 Şubat’ta alnımızın akıyla muzaffer çıktık! Her şey şuurda, hakim fikre tabiyseniz size mağlubiyet yok. Yoksa yüzlercesini misal gösterebilirim size, bir çift asker postalının korkusuna imanını feda edenleri. Bütün mesele dünya görüşü-fikir…

28 ŞUBAT MODA İLE KREDİ KARTI İLE TV İLE TOPLUMU İSLAMDAN UZAKLAŞTIRDI 

O kadar yıl hapisten sonra dışarı çıkınca neler değişti? 

Benim için değişen bir şey olmadı. Mekân değişti, hedefim inancım değişmedi. 16 yıl önce içeri giren Halil’le aynıyım. Biz bir zehirli aş yedik. Bir nesil koptu.

28 Şubat bizi yok edemedi ama  bir şeyi başardı, bizi İslam’dan bir şekilde koparmak istiyorlardı ve nispeten bunu başardılar. Bunu  şiddetle yapamadılar başka vesilelerle yaptılar. Demokratikleştirerek yaptılar, modayı, televizyonu, kredi kartını soktular hayatımıza. Sözümona modernleştirdiler. A kişi kredi kartı borcunu düşünürken bizim yaptıklarımızı yapamaz. Bizim zamanımızda genel kitlede irade vardı, şanslı kesimdik biz. Artık öyle olmak çok zor, biz demokratikleştik. Demokrasi ile yönetilmeyen ülkeler bize demokrasiyi aşıladılar, elzem gösterdiler. Hâlbuki İslam vardı bizi 700 yıl ayakta tutan. İslam demeye haya eder olduk. Hala öyle aslında, şuan çok daha fazla demokratiğiz.

AKP 28 ŞUBAT ACISINI ÇEKEN İNSANLARIN TEPKİSİDİR 

Her süreç kendi zıddını doğuracaktır. Bir yerden sonra insanlar bunun boş olduğunu anlarlar. Biz demokratikleşirken Irak’taki katliama seyirci kaldık. Demokraside yapabileceğimiz en yüksek şey oy vermek. Öyle bir ortamdasınız ki kitleyi etkileyecek insanlar belli. Hep aynı insanlara oy verdiler. 28 Şubat sürecinin doğurduğu insanlardı, her ne kadar kabul etmeseler de. O günlerde acı çeken insanların tepkisi idi AK PARTİ. Refah Partisi devam este de insanlar oy vermezdi. Kurtulmak istediler, kavgadan vazgeçtiler kaçak dövüşmeye karar verdiler. Çünkü çok fazla inandık biz dünyaya.

28 ŞUBAT YARGILAMALARI SADECE BİR DEKOR 

28 Şubat yargılamaları için ne düşünüyorsunuz? 

Şuanda bu yargılamalar sadece bir muşamba, dekor,  gerçekliği yok. 3-5 Paşayı atarak hiçbir şey hallolmuyor. 28 Şubat yargı kararları iptal edilmeden bu hükümetin yaptığı operasyonlara güvenmiyorum. Eğer devamı olursa bunda bir samimiyet unsuru görürüz. Bu mağduriyetler giderilene kadar, devlet terörüyle cezaevlerine atılan ve oralarda unutulan (BİZ UNUTMADIK!) insanlar serbest bırakılana kadar, ya da en azından tekrar yargılanmaları başlayana kadar samimiyet görmüyorum yapılanlarda.

O dönemde mağdur olanlar var, hala mağdur olan, hala cezaevinde olanlar var. İçerde olanlar, dışarı çıkınca hayatını kuramayanlar, yıkılan hayatını toplayamayanlar, mağduriyetler o kadar çok ki.

Özellikle Salih Mirzabeyoğlu’nun büyük bir mağduriyeti var. En büyük hedefleri o idi 28 Şubatçıların. Bizde gördükleri tehlike O idi. Bizim fikrimizden, inancımızdan, potansiyelimizden, %100 yerli olmamızdan, dışarı ile Batı ile bağımız olmadığından, ülkenin fidanları olduğumuz için korktular. Öyle bir nesil geliyordu. Refah Partisi buna bir nevi vesile oldu. Hiç değilse Allah denebilen bir devre girmiştik Refah Partisi ile. Tastamam bir dünya görüşü çapında olmasa da, en azında bu ihtiyacın ifadesi olarak Milli sanayi, milli ekonomi gibi hedefler dillendirilmeye başlanmıştı. Tamamen Batı’nın ve Batı sevdalılarının vatana ihanet sayılması gereken 28 Şubat kalkışması sonrası bu iş zorlaştı. Zaten hedef de buydu…

28 ŞUBAT YARGI KARARLARI İPTAL EDİLMELİ 

Yargılamalara müdahil olacak mısınız? 

Hak arayışımız, bir mücadelemiz olacak. 28 Şubat kararlarının iptali için bir kampanya var zaten birkaç sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte yürüttüğümüz. Suç duyurularımız var 28 Şubat’la ilgili. Meclise de gideceğiz. Bu yargı kararlarının iptal edilebilirliği meclisin elindeki bir şey. Çok rahat verebilecekleri bir karar.

Zemini hazırdır bu iptalin. Bazı hakimlerin bu konuda demeçleri vardır. Yargı kararlarını veren hâkimler brifinglere katıldıklarını, baskı altında olduklarını, yanlış kararlar vermiş olabileceklerini itiraf ettiler. Salih Mirzabeyoğlu’na ceza veren hakim bizzat bu dava için “baskı altında idik, yanlış karar vermiş olabiliriz” dedi mesela.

ONLAR “DEVLET ADAMI” ARTIK 

halil6

Başbakan Erdoğan’la görüştünüz mü? 

Onlar “devlet adamı” artık. Onlar Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet adamları artık.İnsanlar aynı kalmıyor, bazı insanlar değişiyor, bazıları gömlek değiştiriyor, bazıları aslına dönüyorlar. Biz inancımız bakımından değişmedik, fikrimiz bakımından değişmedik. İşte size turnusol kağıdı gibi herkesin rengini belli eden, günümüzün bence baş meselesi: Ciltler dolusu kitap-eser sahibi bir mütefekkir 28  Şubat zihniyeti tarafından düşman ilan edildi ve hapsedildi. Tek kişilik hücrede ve ‘’ÖLÜNCEYE KADAR!’’ kaydıyla günün 24 saati işkence altında! 28 Şubat budur ve onunla hesaplaşmanın yolu da Salih Mirzabeyoğlu’nun kapısındadır! O kapı açılmadığı müddetçe bu zulme ortak sayılır herkes ve 28 Şubat hesaplaşmasından filan bahsetmek göz boyama teşebbüsünden ibaret kalır!

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın
1

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Şehid Gökhan Süfürler-21 Aralık 1996

Türkiye’den birçok cihad beldesine gidip, oralarda şehid olmuş ve isimlerini çoğumuzun bilmediği şehidlerimiz var. Allah …

Ahmet Kerse-31 Ocak 1983

Aslında her güne bir destan yazılabilir burada.. Anadolu’nun yiğit delikanlılarının destanını… Kimisi; evlenmeyi hayal ettiği …

1 Yorum

  1. Yurtta Sulh Konseyi imzalı bildiride 1. Bir kez bile Türk sözü geçmiyor; millet adsız, 2. Vatanın bütünlüğü var; milletin bölünmez birliği yok, 3. Yeni-anayasa yapacakları sözü var; “kapsayıcı” -Türksüz- cinsinden… 4. Bölücü-ayrılıkçı teröre ilişkin söz yok…. 5. Seçilmiş imza “sulh”, çözüm-barış süreci diye yaşadığımız çözülme sürecinin benimsendiğini gösterir.. 6. Cemaat eliyle yapılmış olan, kasetçi-dinlemeci 17-25 aralık yolsuzluk çıkışının devam ettirileceği… Özelliklerin toplamı şu ki, darbe grubu “küreselci-cemaatçi”dir. Ulusalcı değil, “evrenselci”giller ailesindendir. Fikir ve niyetlerine ilişkin başka metin-açıklamaları yok. Ancak aşağıdaki tek metin, bu girişimin küreselci odakların bağlıları olduğunu göstermeye yetiyor… Metinlerinde Atatürk’ün adını anmış olmaları, bunların Atatürk’ü kullanmaya gayret ettiklerinden başka anlama gelmiyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir