Son Yazılar
Başlangıç » Yazılar » Her Yönüyle Savaşa Hazırlanın!

Her Yönüyle Savaşa Hazırlanın!

 

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!..

Muhterem kardeşlerim! Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada, ahirette üzerinize olsun… Allah iki cihanda hayırlara erdirsin…

Bir toplantı yaptık… Otel bizim kapasitemize kâfi değildir. Hiç bir otelde taleplerin hepsini karşılamak mümkün olmuyor… Ama, güzel bir otel… Hizmet edenlere -otelin bize yakınlık duyan yöneticileri de var, onlara özellikle- huzurunuzda ben de teşekkür ediyorum.

Bu karlı, muhataralı havada –ayrı bir zevk de var tabii, heyecan da var– buraya kadar gelmiş olduğunuz için, katılımınızdan dolayı, sizlere de ayrı ayrı teşekkür ederim. Tabii en başta, bu toplantılara ilmî seviyeleri ile ve çok değerli konuşmaları ile, gerçekten bir kıymet kazandırmış olan hocaefendilere, profesörlere, mütehassıslara, konuşmacı kardeşlerimize dua ediyorum. Allah büyük mükâfatlar ihsan eylesin…

Allah’ın üzerimizde sayılamayacak kadar nimetleri var; hamd ü senâlar olsun, Allah daim eylesin… Nimetlerden sonra nikbete, makbuliyetten sonra, mahrumiyete düşürmesin… Bize en büyük şerefi müslüman olmakla, iman bahşetmekle vermiştir. En büyük izzet ve itibar odur. Ayrıca şu şerefle iftihar ediyor ve bu sorumluluğun ağırlığını da bütün şuurumuzun gücüyle hissediyoruz: Allah bizi, sırf yaşayalım diye buraya göndermemiş, görevli bir ümmet olarak göndermiş…

(Küntüm hayra ümmetin uhricet linnâs…) İnsanlar için özel bir misyonla, görevle görevlendirilmiş bir topluluk eylemiş bizi…

(Ve lillâhil izzetü ve lirasûlihî ve lil mü’minîn) İzzet müslümanlarındır, müslümanlara yakışır ve müslümanlarda olmalıdır!.. Ve cihanın adaletinin, sulhünün, sükûnunun sağlanması ve korunması görevi de sorumluluğumuzdur, üzerimizdedir. Bir başkasının vesâyeti ve sultası altında yaşamak, bizim izzetimizle kabil-i te’lif değildir.

Onun için, son derece sorumlu olduğumuzu görüyorum. Etrafımızdaki olayların da son derece planlı olduğunu; ve elimle tutacak kadar yakınımızda, nerdeyse uzansam yakalayacağım kadar müşahhas bir merkez tarafından, İslâm’ın aleyhinde çalışmalar yapıldığını adetâ görüyorum. Yâni, Allah’ın verdiği müsaadeyle, Allah’ın düşmanları, imanın hasımları, müslümanların rakipleri, son derece organize olmuş güçler halinde ve son derece şerli bir güç ve kuvvetle çok yakınımızda bulunuyorlar… Canavarın solukları duyuluyor… Soluklarının sıcak nefesi, çirkin kokusu hissediliyor. Onun için, müslümanın her zaman içinde olması gereken uyanıklığa davet etmek istiyorum, bütün müslümanları…

Zaten bizim tarikatımızın prensiplerini koyan Abdülhalik-ı Gucdevânî Efendimiz, birinci madde olarak (Hûş der dem) prensibini koymuş. Yâni, “Her nefes alış verişte şuurlu olmak, gafil olmamak; lehv üzere olmamak, boş bir hal üzere, batıl üzere olmamak, uyumamak!” Ana prensibi bu… Her bir nefesi alıp verirken bile, Allah-u Tealâ Hazretleri’nin huzurunda olduğunu hissederek; sorumluluklarını, hayatın kendisine yüklediği sorumlulukları bilen bir insan olarak yaşamak lâzım!..

Bu konuşmalarda şunu vurgulamak istedik ki: Savaş ihtimali –buna olasılık diyor yeniler– ile değil, vakıası ile karşı karşıyayız!.. Yâni ihtimal ile değil, vakıa ile karşı karşıyayız; olasılık değil, olgunun içindeyiz. Bunu ben söylesem bir manâ ifade etmezdi ama; Millî Birlik Komitesi’nde bulunmuş bir asker — hem de böyle, okulları birincilikle bitirmiş iddialı bir asker– söyleyince zaten savaşın içinde olduğumuzu; o zaman herhalde kimsenin itiraza mecali kalmaz.

Şimdi, muhterem kardeşlerim! İslâm’ın azılı tarihî hasımları var ve bunlar bertaraf edilmemiş; aksine onlar, İslâm’ın irşad ve tebliğ ve korunması ve i’lâ-yı kelimetullah vazifesini yüklenmiş olan güçleri sendeletmiş durumda… Ecdadımızın asil çalışmalarını sendeletmiş durumda…

Biz yetmiş yıldır çok büyük bir fiilî harbin içine girmemiş bir topluluk olarak yaşadık ve biz, fruko şişesi imal eder gibi tek tip –yarım da demeyeceğim, çok daha aşağı nisbette– aydın yetiştiren bir eğitimin içinden geçtik… Tarihî misyonumuzu da, çizgimizi de, istikametimizi de, dostumuzu da, düşmanımızı da tanımadık… Dost dost diye diye, nicelerine sarıldık; azılı düşmanlar çıktı!.. Sadık dostumuzu doğru tesbit edememiştik… Son tecâvüzler ve hırıltılar, diş göstermeler, bize düşmanlarımızın hakîkî çehresini gösterdi. Bu bakımdan, “Bunda da bir hayır var, hikmet var!” diyoruz. Bir musibet, bin nasihatten daha hayırlı olduğu için…

Ve ben geçen yetmiş yılın mücadelesini biliyorum… İlkönce İslâm her şeyden silinmiş, tarih kitaplarında İslâm tarihi bile okutulmaktan korkulmuş!.. Gazetelerde İslâmî romanlar bile, devlet gücüyle, baskısıyla tefrika edilmekten kaldırılmış bir ortamın içinden; “Allah diyenler tesbihleriyle, takkeleriyle suç üstü yakalandı.” diye gazetelerin haber verdiği durumlardan; medrese-i yusufiyelerde ömrünü geçiren müslümanların yaşadığı çilelerden sonra; derin, rahat nefes alma imkânlarının yavaş yavaş, –milletin gücüyle, zoruyla, isteğiyle, çalışmasıyla, duasıyla, Allah’ın da duaya icâbet etmesiyle– adım adım kazanıldığını biliyorum… Ama bu zamanın ve şu anda içinde yaşadığımız zamanların, yine de meselenin ciddiyet ve vehametiyle orantılı olarak, hızlı bir şekilde değerlendirilmediğini görüyorum. Yâni, zaman var; –sonra çok ihtiyaç duyulacak boş zaman, ferağ zamanı– bu zaman, vehâmetin ciddiyetiyle mütenâsib bir şekilde hızlı değerlendirilmiyor.

Her zaman söylediğim bir husus var: Bazı kardeşlerimiz, Mehdi AS’ın gelmesini, kıyametin kopmasını düşünüp titriyorlar… Hayatlarını ve faaliyetlerini dondurmuşlar… Arabasını tamir etmiyor, boya etmiyor, çürütüyor arabasını… İnşaatını bırakmış, alış-verişini bırakmış, pasif bir şeye yönelmiş… Ben onlara gülüyordum ve kendilerine de söylüyordum: “Siz büyük kıyameti bekliyorsunuz ama; üç yıl beş yıl sonra, on yıl sonra, elli yıl sonra, yüz yıl sonra, bin yıl sonra gelecek bir olaydan titriyorsunuz ama; size bir an kadar yakın mesafede bulunan bir başka kıyamet var; kendi özel, şahsî kıyametiniz, küçük kıyametiniz var.” diyordum. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

(İzâ mâtel insânü fekad kamet kıyâmetühû) “Bir insan öldü mü, onun kıyameti kopmuş demektir!” Başka kıyameti ne beklesin? Öldü mü işi bitti demektir… Onun için, çok daha fazla hazırlanmak lâzım!.. Dervişliğin gereği de budur; tarikatın dervişe verdiği aksiyonun esası da budur. Hızın kaynağı da budur. Yâni, “Her an ölebilirim!” diye düşünmek… Rabia-yı Adeviyye’nin, sabaha çıktığı zaman nefsine, “Ey nefsim, akşama yetişemeyeceksin! Bu gün, son günündür; bu gününü Allah’ın rızasına uygun geçir!” dediği gibi; “Bir acelecilik ve bir toptan pazarlık ile, ana meseleleri görerek çalışmak, şuur içinde olmak!” meselesini kavramıyor kardeşlerimiz!… Bir rehavet içerisinde… Bu rehavet, karşı taraftan da empoze ediliyor.

Bakın, bir Rum kadını, “Şimdiye kadar, üçbin Anadolulu gence frengi aşılayabildim.” diye sevinebiliyor. Kuzeydeki Nataşa’ların da görevinin bu olduğu, çok net olarak doktor kardeşlerimiz tarafından ifade ediliyor. Yâni, Karadeniz kıyılarından Doğu Anadolu kasabalarına, şehirlerine kadar yayılan değişik tür bir savaş… Çok kalleşçe, sinsice bir savaş…

Dört bir tarafımız ve cümle cihan, düşmanımız!… İçimizde de düşmanlar var… Hem hudutlarımızın içinde düşmanlar var, hem de bedenimizin içinde düşmanlar var… O halde kademe kademe, düşmanlarla muhasara edilmiş olan insanlarız. Eğer İslâm’da ümid kesme yasağı olmasaydı, bir başkası bunalıma düşebilirdi bu durum karşısında; bu kadar menfi düşmanlar karşısında… Ama ümidsizliğe düşmek, ayet-i kerime ile yasaklanmış bize:

(Lâ taknetû min rahmetillah) “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” diye…

Sonra bir şey daha biliyoruz, bu da çok önemli: Dünya üzerinde bir müslümanın sırtını, bir gayrimüslim hiç bir tarz ile yere getiremiyor; öldürmekle bile… Öldürdüğü zaman şehid ediyor. Hiç bir şekilde bir müslümanı zarara uğratmak mümkün değil… Kalırsa, kazanmışsa, yenmişse zaten gazi oluyor; o, onun için daha iyi…

Şimdi bu toplantının ve konuşmaların, hiç kâfî olmadığını itiraf edelim. Yâni konuşmalar, –konuşmaların kendi iç kaliteleri bir tarafa– bu meseleye hazırlanma konusunda sadece küçük bir nümûnedir, küçük bir gösteridir, küçük bir ışıktır. Meselenin çok daha geniş çaplı olduğunu, siz de belki, konuşmacıların konuşmaları anında hissetmişsinizdir. Ben bu konuda, bir komisyonun toplanıp, bir kitap hazırlaması gerektiğine kaniim. Yâni, savaş konusunda camiamızı, milletimizi ve ümmetimizi ikaz etmek için, klasik cihad kitaplarının dışında, çok daha pratik bir kitap hazırlamak gerektiği kanaatindeyim. “Bir komisyon hazırlanıp, bu yapılmalı!” diye düşünüyorum.

Şimdi savaşla iç içeyiz, savaşın olgusu, vakıası içindeyiz. Her an bir takım şeyler olabilir çevremizde… Bir an gözünüzü yumun, kendinizi Güneydoğu Anadolu’nun bir köyünde, kasabasında düşünün… Nevşehirde, İstanbul’da değil de orda düşünün… Ve ben ordan kardeşlerimi dinliyorum, benden göç için izin istiyorlar; “Müsaade edin, biz bu kasabadan kalkalım! Falanca yere gitmek istiyoruz.” diyorlar. Oranın yerleşik ahalisi… Demek ki, Anadolu’nun bir takım kısımları seyahat edilemez, yaşanılamaz durumda… Fiilen bu böyle ve askerî harekât devam ediyor. Askerî karakollar bombalanıyor, devriyeler pusuya düşürülüyor, kışlalar roketatarla taranıyor… Onlar da mukabil hareket yapıyorlar… filân. Yâni, bu işin şakasının olmadığını; hattâ, terör ve anarşi denilen bu değişik savaşın, büyük şehirlere de bulaştığını görüyoruz, biliyoruz.

Şimdi bu savaşın, şimdiye kadar gördüğümüz şekilleri üzerinde mutlaka müteyakkız olmalıyız!.. Net kanaatlere sahib olmalıyız ve hazırlıklı olmalıyız, tedbirli olmalıyız… Türkiye’nin bu ağustos ayında savaşa gireceğine dair senaryolar var… Yâni tahminler, planlar, projeler, ihtimaller, hayaller; sinsi, menfur planlar… vs. Olur veya olmaz… Tehdit veya kendi yandaşlarına işaret veya ihtimal… Amaç her ne olursa olsun, mutlaka ilk yapacağımız şey: “Savaş olmasın!” diye bir savaş vermemiz gerekiyor. Yâni, savaşı çıkartmamak, savaşın içine bulaşmamak gayretinde olmalıyız. Çünkü, savaş bizim aleyhimize… Barış, İslâm’ın yayılması için çok daha güzel…

Eğer Yugoslavya’da eğer savaş çıkartılmamış olsaydı; biz oraya vaizlerimizi göndermiştik, dostlar edinmiştik, arkadaşlar, gelen gidenler vardı, iyi münasebetler kurmuştuk. Belki bu münasebetleri geliştirerek, orada İslâm’ın tekrar canlanmasına yarayacak çalışmaları yapmak içindeydik. Ve hakikaten de harb olmasaydı, bizim için çok daha iyi olurdu… Ordaki müslümanlar için, çok daha iyi olurdu. Ama düşman boş durmuyor. Plansız değil, gafil değil, projesiz değil… Zaten müslümanları orda yerleştirmenin, karıştırmanın, azınlıkta tutmanın planlarını yapmış ve zaman zaman, defalarca katliama maruz bırakmış. Tabii, tehlikeyi gördüğü için, şimdi de karşı tedbirleri alıyor ve biz pek de bir şey yapamıyoruz.

Demek ki, aslında savaş olmasa, masum münasebetler halinde, kültürel münasebetler halinde, hattâ ticarî münasebetlerle çok daha güzel çalışmalar yapılabilir. O halde taktik olarak, strateji olarak, savaşın çıkmamasını sağlayacak, iç ve dış tedbirleri almamız gerekiyor. İlk çalışmamızın, var gücümüzle bu yönde olması lâzım!..

Bunu konuştuk. Meselâ, Agâh Oktay Bey’le görüştük. Ben çay içerken kendisine,”Bu savaşın çıkmaması konusunda beynelmilel bir çare düşünür mü, düşünmekte mi?” diye sordum. “Valla hocam, kuvvetli olmaktan başka bir çaresi yoktur!” dedi. Yâni, bu beynelmilel saha, kuvvete dayanan bir sahadır. Birlik ve beraberlik içinde olmaktan başka bir çare yoktur. Yâni, Kur’an-ı Kerim’in emrini sizler ve bizler uygulayacağız:

(Ve eiddû lehüm mesteta’tüm min kuvvetin) Gücümüzün yettiği her cins kültürel, sosyal, ekonomik, ticarî, askerî, politik her türlü silahı, gücü, kuvveti hazırlayacağız ve bu yekparelikten, bu hazırlanılmış olmaktan karşı taraftan korkacak; “Aman ben bunlara bulaşmayayım, ben bunlara çatmayayım!” diyecek, yolunu değiştirmek zorunda kalacak…

Bir mühim nokta var; onu çok net olarak tesbit ettim ve müjde olarak size söylüyorum: Bu adamlar çok korkak!.. Fevkalâde korkak!… Çünkü, yaşamak istiyorlar. Yaşamak isteyen insan, korkak olur. Müslüman da olsa, korkak olur… Hayatlarından başka bir amaçları olmadığı için, çok korkaklar… Onun için de, büyük çaplı kanlı bir savaşı hiç birisi istemiyor. Bunu bildikleri için, oturdukları yerlerden burunları kanamadan, çeşitli entrikalarla, daimî kan kaybına yol açacak metodlarla bizleri yıpratmağa çalışıyorlar.

Bilmiyorum duydunuz mu: İspanya’daki boğa güreşlerinde, boğa İslâm’ı sembolize edermiş… Matadorların, onu yaralayıp kanını akıta akıta, sonunda burnundan soluyarak çökmesini sağlayan oyunları da, İslâm’a karşı yapılan çeşitli tedbirleri sembolize edermiş… Hakîkaten bir konuşmacının konuşmasından hatırlayacaksınız: –Agâh Oktay Bey söylemişti. Ben bu kitaba zaten yıllar önceden makalelerimde dikkatinizi çekmiştim.– Papalık, müslümanlarla çarpışmak için, ticaret yollarını vurmak ve ekonomilerini çökertmek tedbirini dahi koyuyor. Yâni, “Bunları çökertmek için, ticaretlerine imkân vermeyelim, yollarını keselim, Rodos’u alalım; gemiler rahat gidemesin, ticaretleri engellensin, kazançları olmasın!..” diye.

Onun için ben dergilerimizde acizâne, nâçizâne bir kampanya açtım; “Hasımlarımızın hiç bir malını almayın!” diye. Yâni, onların malını almadığınız zaman ölecek misiniz?.. Aç mı kalacaksınız, açıkta mı kalacaksınız?.. Kendi kendine yeterli, her türlü imkâna sahib olan, nadir ülkelerden biriyiz. Suyumuz yeter, gıdamız yeter, her şeyimiz yetebilir. Kat’iyyen sizin olmayan malı, başkasının malını almayın!.. Başkasının malını almak, ona bahşişte bulunmak demektir. Kan vermek demektir, can vermek demektir, kuvvet vermek demektir… Ne arabasını alın, ne başka bir şeyini alın; kendiniz yapın!.. Kendimiz bir araya gelelim, parçalarını toplayalım; İSPA marka bir araba yapalım… Ama, onların hiç bir şeyini almayalım!..

Ne radyosunu alın, ne saatini alın, ne otomobilini alın, ne gıdasını alın, ne kumaşını alın; hiç bir şeyini almayın!.. Zaten, ekonomik bakımdan çıkmaz içindeler; etraftan borç arayıp duruyorlar. Avrupa’nın ekonomileri en sağlam ülkeleri, sarsıntı içinde… İslâm Alemi, onlardan alışveriş yapmamakla bile onları çökertebilir. Bu noktanın üzerine tekrar dönelim. Hayatınızda prensibiniz olsun: Aldığımız mal, bir müslüman kardeşinizin malı olsun; bir müslümanın ürettiği mal olsun! Yurt içinde veya yurt dışında, kat’iyyen başkasının malını almayın!.. Kat’iyyen, evinizin içine lüzumsuz eşya doldurmayın!.. Kat’iyyen, milyonları ıvır-zıvıra yatırmayın; işe yarayan şeye yatırın!..

Bir savaş olduğu zaman, evinizi bırakıp gideceksiniz. Bakın, “Üzerindeki güvelenmesin diye dökülmüş ilaçları duran çarşafları, biz açtık.” diyor Yugoslavya’dan gelen kardeşlerimiz; olaylara katılan, gören kardeşlerimiz… Yâni evi, hiç bir şeyini alamadan, bırakıp gitmek zorunda kalıyor. O halde yükte hafif, pahada ağır olacaksınız ve kötü şartlarda işinize yarayan şeyleri alacaksınız.

Boykot yapmak, malını almamak, ticaret yapmamak; bu fevkalâde önemli… Bunu açıkça da söylersiniz: “Ey Fransa, madem ki sen Ermenistan’ı destekliyorsun; bundan sonra senden hiç bir şey almıyorum!.. Gelip yalvarıncaya kadar, pabucumun altını yalayıncaya kadar, senden bir şey almayacağım!” diyebilirsiniz. “Ey Almanya, bundan sonra senin hiç bir şeyini kullanmayacağım!..” diyebilirsiniz. O malın alternatifini ararsınız. Müslümana muzır olmayan bir başka malı özellikle alırsınız.

Biz yıllar önce dergilerimizde, bazı deterjan markaları üzerinde bunun denemesini yaptık; hiç de o deterjan firmasından maddî menfaat istemeden… Hattâ o şahıs, belki bunu bilmez bile; bizim ona yaptığımız iyiliğin farkında bile değildir. “Şu markayı kullanın!” dedik. Bana mektuplar geliyor, içi şişkin zarflar geliyor; meselenin şuurundan haberdar değil… Yok efendim, çamaşırı iyi yıkamıyormuş da, şöyle oluyormuş da, böyle oluyormuş da.. “Niye bizi buna alıştırıyorsunuz?” vs. Yâni milletin, bu işin öneminden haberi yok!..

Kat’iyyen müslüman olmayanın malını almayın!.. Eğer o sahada müslümanın malı yoksa, onun üretimine geçin!.. Altına meselâ bir İSPA damgası yazılsın, o kullanılsın…

Sonra, dost ve müttefik bulma ve arama çalışmalarını, mutlaka sür’atle yapıp tahakkuk ettirmek zorundayız. Bu çok önemli bir noktadır. Dikkat edilirse bizim Türkiye içinde bile ittifak hasıl olmamıştır; olanlar da dağılmıştır. Müslümanlar parça parçadır, rakib rakibdir, grup gruptur, hasım hasımdır… Gıybetçidir, iftiracıdır, dedikoducudur; İslâm ahlâkına yakışmayan durumdadır… Liderleri komplekslidir ve meselelerin. şuurundan habersizdir. Onun için mutlaka, müslümanların ittibasında bile bir sorumluluk taşıması lâzım!.. Yâni, ittibaya ehil olmayan, salih ve uygun olmayan bir kimseye ittiba etmek, ona omuz vermek, vebaldir.

(Men kessera sevâde kavmin ve hüve minhüm) Kim uygun olmayan bir grubun içinde yer alıyorsa, onlardan sayılır. Onların hesabına yazılır gider. Onun için kat’iyyen;

(Lâ taate limahlûkin fî ma’sıyetil halik) Allah’a isyanda hiç bir mahlûka, daha yukarıdaki başa itaat edilmez. Allah’a isyanda kula itaat, çok büyük rezalettir, kepâzeliktir, İslâm’a yakışmayan bir şeydir. En faziletli cihad, zalim yöneticinin –amirin, idarecininin, sultanın, melikin– karşısında hak sözü söylemektir. Eğer Saddam’ın etrafında, onu destekleyen şuursuzlar olmasaydı; Saddam Irak’a bu kadar zarar veremezdi!.. Eğer falanca ülkede, filânca ülkede an’anevî, manâsız, budalaca bağlılıklar olmasaydı; İslâm Alemi, böyle kepâze duruma düşmezdi… Perakende duruma gelmezdi.

Onun için mutlaka, tabanı birleştirmeğe çalışmak lâzım… Mutlaka, yurt içinden ve yurt dışından, samîmî, takva ile müzeyyen, ahlâk-ı hamîde sahibi insanlarla bütünleşmek lâzım!.. Biz bunu –itiraf ediyorum– hiç yapamadık… Yâni, hudutlarımızın dışındaki kardeşlerimizle bütünleşme olmadı. İçerde yapamadık ki, dışarda yapılsın…

Bence Irak’ın problemlerinin çözülmesi, Türkiye ile birleşmesiydi. Kral Faysal ve Nuri Said Paşa zamanında, Menderes’le bu düşünülmüştü. Ama her iki taraf da, ihtilalle bertaraf edildi. Bu şeyi düşündükleri için, her iki taraf da böyle cezalandırıldı. Onları devirenler de hayır görmediler… Ama, en iyi çare eskiden olduğu gibi Irak’ın Türkiye ile birleşmesiydi. Şimdi ben bunu yine söylüyorum, –belki bazıları dudak bükecekler ama– problemin çözümü bundan başka bir şey değildir.

Niçin Hafız el-Esed’e ittiba ediyor Suriyeliler; yaptıkları ortadayken?.. Niçin Saddam’a itaat ediyor Iraklılar?.. Niçin falanca ahali, filânca ahali, falanca nâehil yöneticiye körükörüne, taparcasına, itirazsiz bağlı; Allah’a itaatten daha öne getiriyor, ona itaati?.. Niye onu putlaştırıyor?..

Bizim aleyhimizde yazı yazanlar, çizenler; işte putlaştırmaktan, şirkten, vs.den bahsederler… Ama hiç bu konudan bahsetmezler. Asıl fiilen İslâm Alemi’ni parçalayan nokta budur; buna hiç bir şey yapmazlar. Biz, insanları nefis terbiyesine, tezkiye-i nefse, ma’rifetullaha götürmeğe çalışıyoruz; talebenin bize muhabbetini şirk diye tahrib etmeye çalışırlar… Yapacaksan sen, asıl git ötekilerle uğraş!..

Üçüncüsü: Düşmanı parçalama çalışmalarını mutlaka yapmak lâzım!.. Bu, büyük bir politika işidir. Tabii, müstakil politika güdebilecek politikacıların, siyasetçilerin işidir. Düşmanın ana vasfı, birleşmektir. Peygamber Efendimiz, hadis-i şerifinde bildiriyor: “Benî Asfar’ın güzel bir takım vasıfları vardır. Onlar ittifak ederler, şöyle yaparlar, böyle yaparlar; icabında meliklerini bile te’dib ederler.” diye Efendimiz, onların bu vasıflarına bir hadisi şerifinde işaret ediyor.

Şimdi onların tarih boyunca bizlerle yaptığı savaşlar, hep ittifakla, bir araya gelerek yapılmış savaşlardır. Onlar, kuvvetli düşmanın karşısında, birleşmeyi daimâ yapmışlardır. Ama, ehl-i tevhid olan müslümanlar, kat’iyyen bu güzel şeyi yapmıyor. Yâni, birlik ve beraberlik değil de, bölünme içinde… Zaten bölünmüşüz, bir Türkiye kalmış; Türkiye’yi de bölüp –hattâ müslüman olan bazı kimseler– “Bir de Kürdistan olsun, bir de bilmem ne olsun…” diye düşünebiliyorlar, bunu ideal edinebiliyorlar. Daha başka şeyler düşünebiliyorlar. O halde, biz birliği sağlamağa çalışacağız, müşterek noktalar bulmağa çalışacağız… Karşı tarafın birliğini parçalayıcı bir takım tedbirleri komisyonlar, politikacılar düşünsünler, taşınsınlar, çarelerini bulsunlar.

Tabii, bizim en büyük kusurumuz, irşad, tebliğ ve işbirliği çalışmalarını ihmal etmemizdir!.. Osmanlı’nın da en büyük kusuru budur. Sulh içinde insanları yaşatmak önemli değildir… Hele Yıldırım Bayezid’in, kendisinin karşısında hayranlık duyan esirlerine; “Gidin! Gene bana gelin, çarpışın!..” demesi de, bence hüner değildir gibi geldi. Bunlar nefsânî işlerdir. Mühim olan, onlara, “Biz sizinle herhangi bir zafer için çarpışmadık; zaferi Allah veriyor. Mühim olan, doğru yola gelmenizdir. Ben sizden dilerim ki, Allah’ın kulu olasınız; ahirette ebedî saadete eresiniz. Benim için mühim olan odur.” diyebilmeliydi. Yâni mücahid komutan, cihadın maksadının insanlara hakkı götürmek olduğunu, söyleyebilmeliydi ve onlar burdan ülkelerine müslüman gidebilmeliydiler… Osmanlı bunu yapmadığı için ve içindeki gayrimüslimlerin teslisini bile kafalarından silecek çalışmalar yapmadığı için, onun cezasını çekiyor… Bu bir ilâhî cezadır. Yâni tebliğ ve irşad çalışmalarını vaktinde yapmadığı için, kendi içinde beslediği insanların hıyanetine uğradı.

Güzel güzel anlatırlardı, biraz da teşvik ederlerdi, mükâfat verirlerdi ve gönül hoşluğu ile müslüman olmaları sağlanabilirdi.

(Lâ ikrahe fiddîn) Evet, “Dinde zorlama yoktur!” amma, teşvik vardır… Çocuğunuz güzel bir şey yaptığı zaman, “Aferin!” demek vardır… İşçiniz başarı kazandığı zaman, mükâfat vermek vardır… Anket güzel doldurulduğu zaman, sürpriz bir hediye vermek vardır… Bunlar güzel şeylerdir. Bunlar yapılmalıydı. Ben bunların iyi yapılmadığı kanaatindeyim.

Savaşın olmaması için savaş başlığı altında, savaşın olmamasına gayret babı içinde, sivil savunmaya ve askerî teşkilatların tecrübelerinden faydalanmaya önem vermeliyiz. Bu hususta herkesin kendi mıntıkasındaki mekanizmayı öğrenmesini, ilgili şahıslarla tanışmasını temennî ediyorum. Çünkü, bu gürültü patırtı koptuğu zaman, bu işlerin artık öğrenilme imkânı da kalmaz. Şimdiden sivil savunmacı görevli kimdir, askerî şeyler nedir?.. Bir bölgenin savunması nasıl olur?.. Düşman gelirse, sivil halkın ne yapması lâzım gelir?.. Kendimiz nasıl organize olabiliriz?.. Nerelere çekilebiliriz?..Nerelerde savunabiliriz?.. Bunları düşünmek lâzım!.. Müslümanlar mutlaka, sığınaklar ve emniyetli sığınma bölgeleri düşünmeli… Her bölge için, burda oturan her kardeşimiz kendi mıntıkası için, “Düşman nereden gelebilir? Kendileri nereye sığınabilir?” diye düşünmeli…

Yugoslavya’daki mücahidler diyorlarmış ki: “Ah bizim evlatlarımızı emniyet içinde bırakabileceğimiz bir yerimiz olsa, ne kadar güzel çarpışırdık!..” Bu olmadığı için, mücahid bir hafta çarpışıyormuş; ondan sonra evine gidiyormuş, çoluk çocuğunun açlığıyla, problemiyle uğraşıyormuş. Ondan sonra, tekrar gelip çarpışıyormuş… Yâni, bu işlerin mutlaka önceden düzenlenmesi lâzım!.. Alet, araç, gereç ve silahların mutlaka hazırlanması lâzım!.. Evde bir müzik setinin olması yerine, bu gibi durumda kullanılabilecek bir şeyin olması çok daha önemlidir. Silahlanma da sivil çerçeve içinde, mümkün olduğu kadar yapılmalıdır. Av tüfeği mi olur, ruhsatlı hangi şekilde olursa… Mümkün olan yüksek seviyede mermi vs. deposu da yapılmalıdır.

Tabii burda konuşmacılar, çok acı bir şey söylediler; yüreğime hançer gibi saplandı. Hâlâ kafamda ve yüreğimde saplantı duruyor. Diyor ki: “Gelişmiş silahlara sahib müstevliler, gelişmemiş ülkelerde ne kadar zulümler yaptılar?!.. Ateşli silahlara sahib olanlar, nasıl karşılarındakileri mağlub ettiler?!..” Evet, bu böyledir. Avrupa’dan 1490 küsurda –ondan daha önce müslümanlar gitmiş ama; isbat edilmiş bir şey– Amerika’ya oluk oluk hapis kaçkını, ip kaçkını, kazık kaçkını insanlar gidince; orda Kızılderilileri, İnkaları, Aztekleri nasıl mahvettiler?!.. Medeniyetlerini nasıl yıktılar; zenginliklerini, servetlerini nasıl alıp getirdiler?.. İngilizler ve Avrupalılar Avustralya’yı bulduğu zaman, Aborjin denilen yerli ahaliyi nasıl katliama uğrattılar?!.. Afrikalılar’ın sömürgeciler tarafından nasıl öldürüldükleri, nasıl köle olarak kullanıldıklarını biliyoruz.

Onun için milletçe ve devletçe, askerce ve sivil olarak, silahın mutlaka en mükemmelini yapacak durumda olmamız lâzım!.. Ben, her şeyin bırakılıp, en mükemmel silah yapma çalışması içine, milletçe girilmesi gerektiği kanaatindeyim… Büyük stokların hazırlanması gerektiği kanaatindeyim… Belki batılılarda olmayan mükemmellikte –çok masraf istese dahi– silahların aranıp bulunması, yapılması; mevcud silahların özellikleri yanyana konulup, onları aşacak özellikte silahlar yapılması gerektiği kanaatindeyim… Meselâ onun menzili 1,5 km ise, bizimki 2 km olmalı… Onun menzili havaya doğru şu kadar feet ise, bizimki daha fazla olmalı…

Meselâ, Mevlüt Bey dedi ki: “Kaleşinkov’un mermisi şu işi yapıyor ama, –bir şey adı söyledi, Kalekov mu dedi, ne dedi– Kalekov mermisi ondan çok daha hafif…” Bu güzel, ağırlık tasarrufu vs. var. “Ama tahribatı çok daha büyük!..” dedi. İnsan aradığı zaman en güzelini bulabilmeli…

Ben biliyorum ki, nükleer güce sahib değiliz. Belki sahibsek bile, onu bir bomba yapacak duruma getirmiş değiliz. Yapmışsak bile, deneyle denemiş değiliz galiba… Sanıyorum, buna fırsat verilmedi emperyalist güçler tarafından!.. Ama biz konvansiyonel silahlarla çok mükemmel techiz olunursak; onlar ölümden korktukları için, biz onları yeneriz.

Meselâ, Bosna-Herseğe bir silah yardımı yapılabilse, Sırpları Macar hududuna kadar sürerler!.. Çünkü, onlar ölümden korkuyor; bizimkiler ölüme can atıyor. Yâni, şehid olmağa gidiyor. Ben kaç tane gencin sorusuna muhatab oldum; geliyor, “Hocam, müsaade edin, Bosna-Herseğe gideyim!” diyor… Veya şuraya, buraya gideyim diyor.

Muhterem kardeşlerim! Bize milletçe, millî eğitimde öyle afyonlu şeyler yutturulmuş ki, biz herkesi dost sanmışız!.. Dünya politikasındaki en son değişme ve gelişmelerde de, Rusya’yı uslandı ve dağıldı sandık… O da bir yanlış görüntü ve yanlış algılama ve izlenim, yanlış teşhis… Rusya, Afganistan’da bir savaşın darbesini yedi. Kendi sisteminin çıkmazları içinde bocaladı. Kendisine yük olan safraları attı… Ama, kendi has hudutları içinde, daha kuvvetli olmanın çalışmasını yapıyor ve etrafındaki hristiyan ülkelerle dostluk bağları kurarak, müttefiklerle bütünleşerek, daha iyi kenetlenerek kuvvetleniyor. Bu bizim için yine aynı tehlikedir. Yugoslavya’da çektiğimiz Rusya’dan… Bulgaristan’daki katliamların arkasında da yine Ruslar vardı. Bugün Kafkasya’daki katliamın arkasında da yine onlar vardır.

Ben Ermeniler’le mücadeleyi, bir nimet olarak görmüştüm, ilk başladığı zaman… “Bu fırsattan istifade ederiz, Nahcivan ile büyük Azerbaycan arasındaki koridoru alırız; böylece direkt bir bağlantımız olur.” diye düşünüyordum. Bu yapılamadı. Bence burda çok karagözlü olup, bu işi başarmak lâzımdı. Nasıl olsa savaşı onlar başlattı diye; orda onların canlarına okumak, ciğerlerini sökmek lâzımdı. Fakat, taktik ve strateji olmadığı için, bu sağlanamadı orda…

İkinci bir koridor, Gürcistan’ın kuzeyinde, Dağıstan’ın güneyindeki vadidir. Bu Hocamız’ın vatanı olan Şeki’den Bakü’ye kadar uzanır. Bu da Gürcüler’in ve Ermeniler’in kontrolünde olduğundan, bundan da istifade mümkün değil… Yâni, Sarp sınır kapısından Batum’a, ordan doğuya yönelerek, dağların arasında nisbeten mevcud olan bir geçitten faydalanarak, Bakü’ye kadar gidebilirsiniz. Bu da tesâhüb edilemedi.

Ayrıca bunun kuzeyinde Osetya’dan, Çeçenistan’dan geçen, Batum’un kuzeyindeki Söçi vs. limanlar ile Hazar Denizi kıyısındaki Mohaçkale tarafını bağlayan bir başka koridor var… O koridoru da Rusya, iki taraftan kırpmak ve kesmek istiyor. O da tabii, Birleşik Devletler Topluluğu içine alınmış bir arazi olduğu için, ordan koparmak zordur ama; stratejik olarak, bu kanalların açılmasından başka çare yoktur.

Ben Muzaffer Bey’in, Çin elçisinin söylediği sözü doğru anlamadığına kani oldum. Çin elçisinin, “Yakında komşu olacağız!” demesi; “Siz Türkistan’a kadar geleceksiniz, böylece hemhudut olacağız.” anlamına geliyor. Tabii, korkuyor. Çin yönetimi, “Türkiye’nin Çin hududuna kadar gelmesi; Çin’in içindeki Türkler’e de müsbet tesir eder.” diye korkusundan; Çin Türkistanı’ndaki, Sinkiang eyaletindeki nüfus kesafetini kendi lehine değiştirme çalışması yapıyor.

Şimdi bizim tabii, mü’min kardeşlerle bütünleşmemiz gerekirken, bütünleşeceğimiz en kolay malzeme, Azerbaycan ve Orta Asya’daki has müslümanlardır. Çok temiz müslümanlardır, bozulmayanları vardır. Tabii o babaların, o dedelerin evlatları kısa zamanda ıslah olurlar. Bizim, onlarla bütünleşmenin çaresini bulmamız gerekirdi; yapılmamıştır.

Her ne pahasına olursa olsun, İran’ı halletmek zorundayız. İran, bizim Pakistan’la bütünleşmemizi, Afganistan’la bütünleşmemizi, Güneydoğu Asya’daki 350 milyon müslümanla bütünleşmemizi sağlayacak yol üzerinde, bir koca taştır. Büyük bir manidir. Bunu ne yapıp yapıp, şurdan girerek, burdan girerek; “Onların içinde %40 dan fazla Türk ırkından insan var… Bir takım sünnîler var… Şiilerin içinde de İmam Humeynî dolayısıyla fikirlerinde, tarihî kanaatlerinde biraz değişme olanlar var…” filân deyip halletmemiz lâzım…

Yâni, Yunanistan’la dostluğu düşünüyorsunuz, Avrupa devletleriyle dostluğu düşünüyorsuz… Onlar şirk içerisinde değil mi?.. Onlar küfrün içerisinde değil mi?

(Lekad keferellezîne kalû innallahe sâlisü selâseh) veya;

(Lekad keferellezîne kalû innallahe hüvel mesihübnü meryem) diyen insanlar kâfir değil mi?.. Onlarla ittifakı düşünüyor, İran’la düşünmüyor… İran’la bütünleşmeyelim diye, kıyametler kopartılıyor, provakasyonlar yapılıyor… İran’la ne yapıp yapıp, o hudutların serbest çalışmasını, geliş gidişin sağlanmasını, önemli bir olay olarak görüyorum. Mutlaka, bu hususta da çalışmalar yapmak gerektiğine kaniim.

Askerler derler ki, “En iyi müdafaa, hücumdur!” Biz böyle, “Gelsinler bakalım, nasıl savunacağız!” diye düşünmek gibi pasif bir duygu içinde olacağımıza, elimize silahı aldığımız zaman, “Yâ Allah!” diye nerelere saldırabileceğimizi de düşünmeliyiz. Diyorlar ki, “Trakya dümdüz bir arazidir. İşte Rus tankları, ordan kalkar buraya kadar gelirse şu olur… Suriye’nin tankları bilmem şurda şöyle yaparsa; şöyle olur, böyle olur…” Niye sen onun gelmesini bekliyorsun?.. Sen git! Tabii hudutları sen tut!.. Çaresini sen düşün!.. Onun için böyle stratejilerin, planların, önemli yerlerin tesbitini; harb olmadan önceki çok önemli faaliyetler olarak görüyorum.

Yugoslavya’nın, Kafkasya’nın, elimizde bir Türkçe haritası yoktur; utanç verici bir durumrdur!.. Bir araştırma enstitümüz yoktur. İLKSAV’da dış Türkler’le ilgili kurduğumuz enstitülerin mutlaka çalışır hale gelmesi lâzım!.. Ayrıca bir de savaş stratejisi enstitüsü kurmamız lâzım!.. Stratejik araştırmalar enstitüsü kurmamız lâzım!.. Haritalar, çeşitli şeyler orda bulunmalı…

Hangi şehrin nerde olduğunu bilmiyoruz. Meselâ Karayina bölgesinde, Hırvatlar Sırplar’a hücum etmiş… Haritaya bakınca, “Haaa, normal! Zaten şimdiye kadar durdukları kabahat bu aptalların!” dedim. Karayina bölgesi, Venediğe yakın taraf; yâni, Bosna-Herseğin batısında… Hırvat Sırp’ı, orada içinde barındırırsa, ahmakların ahmağı olur. Madem ayrı bir devlet kurmak istiyor; elbette, her ne pahasına olursa olsun, oraya saldıracak. Çünkü orası batısı… Ortada Bosna-Hersek var. Doğuda Sırp var, batıda yine Sırp var. Öyle şey olur mu?.. Tabii, Hırvat buna razı olmayacak; saldıracak her ne pahasına olursa olsun…

Harita yok, düşünce yok, bilgi yok, görgü yok, çalışma yok, enstitü yok, tahlil yok, ta’kib yok, nüfus sayımı yok… Oradan dost yok, tanıdık yok, bildik yok… Tabii, böyle gaflet, böyle tembellikler, böyle ataletler, böyle cahillikler olunca, bir şey olmuyor.

Tabii, tıbbî tedbirlerin, hastanelerin, vs.nin düşünülmesi lâzım!.. Savaştan önce bir kere, savaş korkusunu yenmesini öğretmemiz lâzım halkımıza!.. Çünkü savaş bizim için, iki güzellikten birisine kavuşma vasıtasıdır. İki yolun da sonu cennete gider. Birincisi: Şehid olmaktır; şehidlik en yüksek mertebedir. İkincisi: Gazi olmaktır; zafer kazanıp, İslâm’ın bir adım daha ileri götürmektir. O bakımdan, bizim bir kere savaşla ilgili soğuk duygularımızın mutlaka izâle edilmesi ve müslümanların savaş konusunda, cihad konusunda, şehadet konusunda mutlaka isteklendirilmesi lâzım… Neyin sevab olduğunu, neyin günah olduğunu mutlaka onlara öğretmek lâzım!.. Bu bir.

İkincisi bence, savaş savaştan önce kazanılıyor veya kaybediliyor gibi… Yâni, ben böyle düşündüm. Kendi kendime “Bir vecîze koyayım ortaya!” dedim, aklıma bu geldi: “Savaş, savaştan önceki hazırlıklarla kazanılır veya kaybedilir.” Önceden iyi hazırlanmış olan kazanır; hazırlıksız yakalanmışsa, –hazırlıksız yakalanana, “Baskın tarzında yakalanmış.” deniliyor askerî bakımdan– tabii cezasını çeker. Çünkü, hiç bir hazırlığı yok.

Bosna-Hersek’teki kardeşlerimizin ikmal yolu yok!.. Yardım alma imkânları, Hırvatların kontrolündeki bölgelerden geçiyor. Kendi iç hazırlığı yok… Silahını yapma imkânı yok… Böyle savaşa hiç hazırlanmamış, savaşı hiç düşünmemiş bir grup insan… Allah yardımcıları olsun… İnşallah umulmadık bir yerden, Allah yardım eder.

(Ve men yettakıllahe yec’al lehû mahrecen ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib) “Takva ehli olursa, Allah ummadığı yerden tahmin edilmeyen bir lütuf ihsan eder.” Allah takvâ sahibi eylesin…

Şunu çok net olarak görüyorum ki, savaşta niyetin çok büyük önemi var, zafere de tesiri var. Sahabe ordusu bile, sayısının çokluğundan zafer kazandığnı sandığı zaman, hezimete uğradı. Başında Peygamber olan ordu bile, kendilerine (A’cebetküm kesretiküm) “Sayınızın sizi hayran bırakması” diye ayet-i kerime ile bildirilen bir kusur içine düştükleri için… “Kendi sayınızın çokluğundan, zafer kazandığınızı sanmanız.” demek oluyor. Demek ki, insan Allah rızası için yapacak, sonucun Allah’tan olduğunu bilecek… Zafer önemli değil.

Eski mücahidler, “Bu düşmanla çarpışmayalım, bunların adedi fazla!” diyenlere; “Hayır! Peygamber Efendimiz bizi buraya, düşmanın çokluğunu veya azlığını düşünsünler diye göndermedi; bizim vazifemiz çarpışmaktır!.. Yeneriz veya yeniliriz… Sonuçla ilgili mütalâa bizim için önemli değildir. Mâdem ki buraya geldik, bunlarla çarpışmamız emredildi. O halde çarpışacağız!..” zihniyetinde idiler. O bakmıdan, bunların güzel öğretilmesi lâzım halkımıza… Halk bunu bilmiyor, biz de bilmiyoruz. Ekseriyetle bilinmiyor.

Savaşı yapacak kimsenin kemâli çok önemli, fikri çok önemli… Kâmil insanlardan kâmil işler çıkar. Nâkıs insanlardan kâmil iş çıkmıyor, güzel bir cihad da çıkmıyor. O bakımdan cihad edecek kimselerin, hiç olmazsa komutanlarının, başındaki insanların insan-ı kâmiller olması lâzım!.. Bunun başka çaresi yok… İnsan-ı nâkıslar olursa, Afganistan’daki savaştan sonraki durum olur. Nâkıslardan büyük zararlar gelir.

Sonra, gördüğümüz bir şey var ki, –rakamlarla bildirdiler burda konuşmacılar– eskiden savaşlar cephede oluyorken ve ahali az zarar görüyorken; günümüze doğru yaklaştıkça yapılan savaşlarda, askerden çok sivillerin öldüğü; sivillerden zayiatın %15-17 lerden %85 e çıktığını görüyoruz. Asıl siviller öldürülüyor. Çünkü, askerin elinde silah var. Adam ölmek istemediği için, ona sataşmıyor; gidiyor öbür taraftan çökertmeye çalışıyor… Arka taraftan kuyusunu kazarak moralman çökertmek istiyor veya desteğini kopartmak istiyor.

O bakımdan, savaş sadece erkeklerin işi değil; bu çok net olarak görülüyor. Çok net olarak görüyorum ve dinleyen hanım kardeşlerimizin de olduğunu bildiğim için bastıra bastıra söylüyorum: Kadınların ve çocukların bile savaşa hazırlanması lâzım!..

Bizim hanımlarımızın koşması bile yoktur. Savaş olsa bir yerden bir yere gidemez bile!.. Tıkanır. Şurda merdivenlerden hızlı çıktığım zaman, ben bile tıkanıyorum. İmamlığa geçtiğim zaman, ayetin sonuna kadar nefesimle tamamlayamıyorum. Bu idmansızlıkla olmaz.

Mevdûdî’nin askerleri, sabah namazından sonra koşuyormuş… Sabah namazından sonra koşulmaz. Her şey Rasûlüllah’ın emrettiği zamanda yapılır. Sabah namazından sonra zikir vaktidir, zikir yapılır. Zikirden sonra koşarsın… Öğleden önce koşarsın, öğleden sonra koşarsın… Yâni, senin koyduğun kaide, Rasûlüllahın koyduğu kaidenin önüne geçmemeli!.. Ama, kadınımız da nefesinin açılması için, kilosunun atılması için, koşabilmesi için, şunun için bunun için yetiştirilmeli… Evde hanım hanım duruyor ama, şimdi artık karate, tekvando, yakın savunma sporları dahil hepsini öğrenmeli… Yanında bir silahı bulunmalı, şurasında (sağ ayak bileğinin üstünü, dış kısmını göstererek) bir pıçağı bulunmalı… Bir pıspıslar var şimdi, pıs diye püskürttüğün zaman, karşı tarafı bayıltıyormuş; onlardan bulunmalı… –Onları da pazarlasın bizim dergiler!– Ama mutlaka silahlı olmalı…

Bir şey daha öğrendim bu konuşmalardan; zaten biliyordum ama kararım kesinleşti: Düşmana teslim olmak olmuyor; çünkü, onların ahde vefası yok!.. Tarihte de böyleydi. Meselâ bir kaleyi teslim almak için otururlar, anlaşırlar: “Tamam, kadınlara çocuklara dokunmayacağız. Kaleyi teslim edin! Mücahidler çıksın! Elinde alabileceği kadar şeyler alsın…” derler… Avusturya ile böyle anlaşmalar yapılmıştır; Osmanlı-Avusturya savaşlarında… Kaleyi teslim aldıkları zaman; kadın, çocuk, erkek, küçük, büyük hepsini öldürmüşlerdir. Onların ahde vefası yoktur.

Haçlılar Anadolu’ya, Kudüs’e sefer yaptıkları zaman fethettikleri her kalede; kadın, çoluk çocuk, ihtiyar… hepsini öldürmüşlerdir. Çünkü onların ana zihniyetini Kur’an-ı Kerim bize bildiriyor ama, biz Kur’an-ı Kerim’i bilmiyoruz.

(Zâlike biennehüm kalû leyse aleynâ fil ümmiyyîne sebîl) Yâni, kendilerinden olmayanlara her şey yapabilecekleri kanaatinde adamlar… Halbuki bizde, papaza dokunulmayacak, savaşmayan kimseye dokunulmayacak, arazi tahrib edilmeyecek, şu yapılmayacak, bu yapılmayacak… İnsanlık var, medeniyet var. Onlarda kalleşlik kanun, kaide…

Şimdi, çifte standart diye aylardır, yıllardır gazetelerde tenkid edilen şeylerin de aslını, –Allah razı olsun– Ahmed kardeşimizin konferansından öğrenmiş oldum. Adamlar bir kere, devletler hukukunu kendi aralarında hukuk olarak kabul edip, öteki barbarlara şamil saymadıkları için, elbette çifte standart prensipleri bu adamların… Elbette sana, kendi aralarında uyguladıkları ahkâmı uygulamayacaklar! Ne diye şikâyet edip duruyorsun?.. Sen de yap karşılığını, sen de tedbirini ona göre koy!..

Bunların ana prensipleri çifte standarttır… Ana prensipleri ahde vefasızlıktır… Hiç bir sözlerine güvenilmez!.. Ve biliyorsunuz, “Benî Asfar’ın gadri” diye Antakya’daki “Melhame-i Kübra” (Büyük Savaş), onların gadriyle alâkalı olacak. Dost görünecekler, müttefik görünecekler; ondan sonra hıyanet edecekler!.. Bu kalleşlik, onların tarihî kafa yapılarında, ahlâklarının içinde vardır. Ona göre davranacaksınız. “Gâvurdan dost, domuzdan post olmaz!” demiş dedelerimiz; tecrübeye dayalı bir söz. Onların bu özelliğini iyi bilmemiz lâzım! Bu bilinmeyince olmuyor.

Onun için, kadınların da teslim olması yoktur. Kadınları öldürmek yasak! Yâni, düşmanın eline geçmesin diye, bizim bir kurşun sıkmamız olmuyor. Onların eline düşmesi de olmuyor. O zaman bir tek çare kalıyor: Kadınların da canını verinceye kadar çarpışması!.. Bunun için de, yetişmesi lâzım!.. Kadın da mücahide olacak. Kadın da şimdi, oturacak kalkacak, kendisini savunmasını ve ölünceye kadar, son nefesini verinceye kadar mücadele etmesini öğrenecek. Çocuklar da öğrenecek. Büluğ çağına ermiş çocuk da ne yapacağını, nasıl davranacağını bilecek… Bunları öğretmek zorundayız. Bedenen yetiştireceğiz. Bedenen kabiliyetli olacaklar, fikren cesur olacaklar.

Bizim tıp ilmine mensub kardeşlerimiz kurslar açmışlar; hanımlardan rağbet az olmuş. Öğrenecekler!.. Gidecekler; hastabakıcılık mı, ameliyat mı, pansuman mı, iğne yapmak mı, şunu mu, bunu mu… neyse çeşitli meslekleri öğrenecekler!.. Başka çaresi yoktur. Silah kullanmayı da öğrenecekler!.. Silahı görünce, silah patladığı zaman, “Ay, kulaklarım!” deyip, silahı yere atmayacak… Silah bir de yerde patlayıp, kendisini yaralamayacak… Alışkın olacak. Başka çaresi yok…

Bir de muhterem kardeşlerim, dervişliğin çeşitli şekillerde tarif edilebileceğini düşünüyorum. Dervişlik, ölüme hazırlıklı olma mesleğidir. İnsan, her an ölebilir; o halde ölüme hazırlıklı olmalıdır. Bir de ölen insanların çeşitli ölüm durumlarına bakıyorum da, ölümün çeşitleri var… Allah bize, güzel bir ölümle ölmeyi nasib etsin… Nasıl olsa öleceğiz, bir defa öleceğiz. Allah, bu ölümün güzel bir tarzda olmasını nasib etsin… Ölümden korkmakla, kaçmakla, titremekle ölüm de geriye gitmiyor. O halde ölümün şekli şemaili çok önemlidir. İnsan, düşmana eğilmeden, düşmana taviz vermeden, düşmanın önünde zelil olmadan, düşmanın kendisini hor etmesine fırsat vermeden, zamanı geldiğinde güzel bir ölümle ölmeyi de bilmelidir.

Emin olun bakıyorum şu anarşist kızlara filân; “Yâ bunlara kim öğretti bunları?..” diye hayret ediyorum. Polisle, askerle çatışmaya giriyor. “Şu anarşist, ölü olarak ele geçti.” deniliyor. Kız, dairede kıstırılmış; teslim olmuyor, çarpışıyor. Bu önemli bir husus…

Buraya toplandınız. Umumiyetle gençler geliyor. Biz aslında talebeler için yapmadık bu programı… –O kardeşimiz de bilsin!– Bu talebe eğitim kampı değil… Talebe eğitim kampını daha başka yerde yapardık. Ama, umumiyetle gençler, bu meseleleri biliyor ve geliyor; müteşekkiriz. Onların da tabii enerjisi var, parası az… Ne yapalım, bizim de paramız az… Onun için, parayı böyle bölüşerek yapmak zorunda kalıyoruz faaliyetleri… Hepsini biz versek, sizi misafir etsek; ama yok… Bence bu paralar ne olacak?.. Fazla olduğu zaman zaten, “Faysal Finans’a mı yatırayım, El-Baraka’ya mı yatırayım, arsa mı alayım?” filân deniliyor. Olanı yeter; o da Allah yolunda fedâ olsun…

Burdan döndükten sonra ne olacak?.. Burdan döndükten sonra, gittiğiniz yerde –nerede oturuyorsanız, ne iş yapıyorsanız– savaşa her yönüyle hazırlanacaksınız:

1. “Bir savaş olmaması için gayret!” faaliyetleri içine bütün gücünüzle gireceksiniz.

2. “Eğer savaş olursa…” ihtimaline karşı en iyi bir şekilde hazırlanacaksınız. Tabii, hazırlıklı olmanın en başında, Allah’ın huzuruna çıktığı zaman, mahcub olmayacak bir durumda olmak ve her türlü günahtan kesilip, tevbe edip, Allah’ın yoluna girmek; tevbe-i nasuh ile tevbe edip, Allah’ın yoluna girmek geliyor.

3. Gittiğiniz yerde çalışacaksınız. Eğer sizin kasabanızda vakfımızın bir şubesi veya bizim bir derneğimiz bile yoksa, yazıklar olsun size!.. Bir köy bile olsa, mutlaka bir derneğiniz olacak, bir düzeniniz olacak ve bu meseleleri konuşacaksınız, düşüneceksiniz… Hepinize görev düşüyor. Bu bir büyük yüktür, sosyal yüktür, ümmetin yüküdür, insanlığın yüküdür, faziletin yüküdür, Allah’ın yüklediği bir yüktür. Bu yükten hepiniz bir parça sırtlayacaksınız ve çalışacaksınız gittiğiniz yerde… Mutlaka derneğiniz olacak, vakfa katılımınız olacak; mutlaka sosyal çalışmaları yapacaksınız, mutlaka kültürel çalışmaları yapacaksınız… Mutlaka dergilerimizi okuyacaksınız, okutacaksınız, yayacaksınız… Mutlaka dergilerde söylediğimiz çalışmaları yapacaksınız… Yâni burdan, “Tatil bitti, çalışmaya gidiyoruz!” diye düşünüyorum.

Allah hepinizden razı olsun…

SORU:

Bosna’ya gitmek istiyoruz, uygun görürmüsünüz?

CEVAP:

Ben, bizim kardeşlerimizin Bosna’ya gittiği zaman, çok büyük fayda sağladıklarını sanmıyorum. Afganistan’a gittikleri zaman da büyük ölçüde öyleydi. Umumiyetle onlara yük oluyorlar. Çünkü, dillerini bilmezler, arazilerini bilmezler… Ama, moral veriyorlar. Yâni, onlar Türkler’i seviyorlar; Türkler’in oraya gelmesinden moral buluyorlar. Tabii, bunların da onlara verecekleri bazı şeyler olabilir. Münasib durumda olanlar gidebilir. Ama, herkesin gitmesi gerekmez. Çünkü, İslâm Alemi’nin her tarafında savaş var, her yerde hizmet var… Tabii, en yakın yerleri öncelikle kollayıp, ondan sonraki uzak yerlere de yardım elini uzatmak lâzım!..

Hocaefendilerin ifadeleri beni fevkalâde titretti ve heyecanlandırdı. “Batıda, mağribde bir müslüman kadın esir olsa, maşrıktaki bütün insanların, cümle cihan halkının ellerinde ne kadar parası varsa verip, ne yapıp yapıp o kadını kurtarmaları gerekir!.. Bunu yapmadıkları takdirde, vebal altında kalırlar, sorumlu olurlar. Allah onları mes’ul tutar!” diye bildirildiğine göre, herkesin ona göre çalışması lâzım!.. Elbette bütün gayreti gösterecek…

SORU:

Bosna-Hersek’te Sırplar’ın üzerinde Türk jetleri bir defa bile uçsa, Sırplar bu zulmü yapamaz!” diye düşünüyorduk; yanlış mı?..

CEVAP:

Yanlıştır. Böyle palyatif tedbirlerle, bu işler hallolmaz. Bunun öncesi vardır, ortası vardır, devamı vardır, sonu vardır… Düşmanı tanımadan şey olmaz. Düşman sadece Sırp değil ki!.. Bütün Rus gemileriyle Tuna nehri boyundan, Ukrayna’dan, Beyaz Rusya’dan, Birleşik Devletler Topluluğu’ndan, Romanya’dan, Bulgaristan’dan yardım geliyor… Yâni, bir jet uçarsa, onlar da bir füze fırlatırlar!.. Ben, meseleyi bu kadar basit bir mesele olarak algılamayı, yanlış olarak görüyorum.

SORU:

Hazırlık için, ruhsatsız kaçak silah alabilirmiyiz?

CEVAP:

Hayır, kaçak silah almayın! Her şey usûlüne uygun olsun!.. Sivil savunma uzmanlarıyla tanışın!.. Askerlerle tanışın!.. Meselâ ben, Muzaffer Özdağ’ın konuşmalarından çok memnun oldum. Hocaefendi gibi çıktı; hamd ile, senâ ile, son derece dindarâne sözlerle konuşmasına başladı. Tanışmakta büyük faydalar olduğu kanatindeyim. Çünkü, onlar bizleri gerici olarak görüyor, çok ters bakıyor; biz de cephe olarak onları, vatanın menfaatlerini kollamasını bilmeyen, görevlerini yapmayan insanlar olarak görüyoruz. İşin asıl bu… Hattâ onun için, Muzaffer Bey diye başlayan bir soru yöneltmişlerdi burdan… Biraz da böyle, “Askerler bu meseleleri biliyorlar mı? Bunlarla ilgileniyor mu?” gibi sitemli bir ifadesi de vardı. Birisi böyle bir soru da sormuştu.

Maalesef Türkiye’de askerlerle millet, zaman zaman karşı karşıya gelmiştir, getirilmiştir. Milletin askere kırgınlığı olmuştur; askerin millete yan bakışı olmuştur. Bunun bitmesi lâzım, bunun çözülmesi lâzım… Çünkü, düşmanın elde ettiği faydalardan birisi de. sizin bütünlüğünüzü parçalamaktır. Yâni, siz parça parça parçalandığınız zaman; o, şıkır şıkır oynayacak demektir. O bakımdan bu meseleleri halletmeli…

SORU:

Ben kuzey Kafkasya’da bulunmuştum. Yine oraya dönmek üzere olan birisi olarak, sizi bir başka alâka ile dinlemiş bulunuyorum. Bazı direktiflerinizin olmasına binaen bunu belirtmek istedim.

CEVAP:

Muhterem kardeşlerim! Bizim Kafkasya’daki mücadeleleri bilmediğimiz ortada… Çok az biliyoruz. Gazetelerden biliyoruz, gazetelerin yazdığı kadarıyla biliyoruz. Tarafların hangisi bize yakındır, hangisi uzaktır; ondan haberimiz yok!.. Bunların mutlaka istihbarat yönünden, yâni haberi doğru olmak, dostu düşmanı doğru tanımak yönünden, mutlaka çözümlenmesi lâzım!.. Yardım edilecek tarafa, mutlaka yardım etmemiz lâzım!.. Yardımı da böyle zerre zerre değil, vurduğu zaman götürecek kadar kuvvetli yapıp oradaki işi bitirmek lâzım!.. Çünkü, düşmanı Kafkasya’da durduramazsanız, Bosna’da durduramazsanız; o zaman daha yakınlarda, daha dezavantajlı hallerde çarpışmak zorunda kalırsınız.

SORU:

Diğer cemaatlerle ittifak kurup beraber hareket edebilir miyiz?

CEVAP:

Çevrenizdeki çeşitli cemaatleri, kafa yapılarını, seviyelerini, hattâ düşman grupları düşünürsünüz. Çünkü, basında ve televizyonda günlerdir, “Kahrolsun Şeriat!” diye bağıran insanlar çıktı karşımıza… Bunlar Sırp dölü müdür, neyin nesidir?.. Onların burda beşinci kolu mudur, müttefiki midir?.. Şeriat, İslâm demek!.. Yüzde doksandokuzu müslüman olan bir ülkede, İslâm’a “Kahrolsun!” diyebilir mi bir insan?.. Bu kadar şuursuz olabilir mi?.. Bunlara kim dedirtiyor, nasıl dedirtiyor?.. Sonra savaş olursa, bunlar kimin tarafında yer alırlar?.. Dışardan Yunanistan, Bulgaristan saldırırsa, bunlar ne yapar?.. Bunları bilmek lâzım…

Belki soylarını kurcalasan Ermeni çıkacak, belki başka şey çıkacak… Irken kimseyi suçlamıyorum ama, davranış olarak müslümanı parçalamak, arkadan hançerlemek, halkı birbirine kırdırmak çalışması gibi çalışmalar yapılıyor. Hatta bir takım gazeteler de hıyanet içinde…

SORU:

Diğer cemaat ve liderler, İslâm aleyhine yaklaşan bu tehlikelerin farkında değil mi?

CEVAP:

Sanıyorum gazeteleri okuyorsunuz. Bizim yıllardır söylediğimiz şeyler, şimdi artık onlar tarafından da söyleniyor… Bir çok kimse, köşe yazarı, “Birlik beraberlik zamanıdır; tefrika zamanı değildir!” diyorlar.

Birleşmeleri için bir güzel zemin… İnşaallah ileriye dönük olarak olur. Hepsi meselelerin yavaş yavaş farkına vardılar. Taşın sert olduğunu, ateşin yaktığını, suyun boğduğunu anlamaya başladılar.

SORU:

Bizim bu çalışmalarımızı, sözlerimizi ve hazırlıklarımızı hafife alanlar olduğunu; onlarla karşılıklı konuştuğunu anlatıyor bir kardeşimiz.

CEVAP:

Muhterem kardeşlerim!.. Polisler, bir cinayeti bir parmak ucunun izinden tesbit edebiliyorlar… Bir saçın pıçağa yapışmış telinin mikroskopla incelenmesinden; damlayan bir kanın tahlilinden, bir delilden faili çıkartıyorlar… Yâni, bizim müslümanlara hayret ediyorum ki, böyle küçük delillerden bile, leb demeden leblebiyi anlamaları lâzım gelirken; kulaklarının dibinde davul çalındığı halde; gümbür gümbür olaylar üstüne geldiği halde, hâlâ hafife almak; herhalde ağustos böceği zihniyeti olsa gerek… Kışın anlayacaklar!..

SORU:

Bir harb halinde hassas bölgelerde bulunan illerden, cemaat olarak iç bölgelere çekilme yapılabilir mi; yoksa, bir kaç yakın il ile aynı hassas bölgede mücadele mi vermek gerekir?.. Bu durumda cemaatten iç bölgelere çekilmeler olursa, sayı az olursa, bulunduğumuz yerleri terketmemek mi lâzım; nasıl hareket etmeliyiz?

CEVAP:

Şimdi, ölümden kaçılmıyor, kaçılmaz, kaçılmamış… Amma, tedbirler alınıyor. İhtimal olarak söylenilen birinci şık, ikinci şık neyse, hepsine gerek var. Çoluk çocuğunuzu köyünüz olan, amcanızın, dayınızın olduğu falanca yere gönderirsiniz; –o daha âsûde bir yerdir– ama, siz orda görevinizi yaparsınız, böyle bir durum olduğu zaman… Hepsi yerine göre, bölgesine göre düşünülecek bir şey… Ben, değil bazı şehirleri korumak; bazı yerlere hücum etmeyi bile düşünürüm! Yâni, ne diye terkedeyim?..

SORU:

Bizim en büyük dezavantajımız, bilim ve teknik bakımından hasımlarımızdan geri olmamız… Yarı aydınlar bunun sebebinin dinimiz olduğunu düşünüyor. Böyle olmadığını biliyorum; fakat yine de, bilim ve teknoloji konusunda yeterli olmadığımızı düşünüyorum.

CEVAP:

Bizim gerilememize sebep olanlar, bizi şu anda İslâmî yönden tenkid edenlerdir, o zihniyettir. Bizim yürüyüşümüzü engelleyen, kalkınmamızı baltalayan, bütünlüğümüzü dağıtan; bizim kültürel değerlerimizi tahrib eden; bizim sosyal bünyemizi mikrop gibi içerden kemiren bu insanlardır. Biz bundan çok daha fazla dindarken İstanbul’u almışız. Yâni, din gerilik olsaydı, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u asla alamaması lâzım gelirdi. Din geriliğin sebebi olsaydı, İslâm dini zuhur ettikten kısa bir zaman sonra üç kıtaya yayılamazdı… İslâm alimleri dünyanın en meşhur, en büyük şahsiyetleri olamaz ve yazdıkları eserler Avrupa üniversitelerinde okunmazdı. İslâm üniversitelerine Avrupadan öğrenciler gelmezdi. Krallar, müslüman emirlere, “Ne olur, benim evlâdımı üniversitenize kabul edin! Eti sizin, kemiği benim!” diye yalvarmazdı; eğer İslâm gericilik olsaydı, teknik bakımdan geri kalmak dinden dolayı olsaydı…

Teknik bakımdan geri kalmak, dinsizlikten olmuştur, moral bozukluğundan olmuştur… Kültürel dejenerasyondan olmuştur… Körü körüne batıyı taklid edenlerden olmuştur. Onların belâsını hâlâ çekiyoruz.

Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına sebep olanlar da, beşinci kol gibi içerde çalışan onlardır. Hâlâ da, muzırlıklarının radyasyonu bize zarar vermektedir. Onlar olmasaydı, çok daha iyi olurdu. Kur’an-ı Kerim’in üçüncü sayfasında, Allah bu tipleri bize bildiriyor:

(Ve izâ kıle lehüm lâ tüfsidû fil ard, kalü innemâ nahnü muslihûn) “İnsanların bir kısmı kâfirlerdir. O kâfirlere, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın!’ dersiniz. Onlar, ‘Biz fesat çıkarmıyoruz; biz islah edicileriz.’ derler.” diyor. O onların kuruntularıdır; işin aslı böyledir. “Dervişlik, miskinliktir… Dindarlık, gericiliktir…” Peki, tarihte niye öyle olmadı?.. Niye Şeyh Şamil, Kafkasya’da Ruslar’a senelerce Azak denizi kadar kan döktürttü, durdurttu?.. Niye İslâm alimlerinin kitapları Avrupa’da okundu?.. Avrupa’nın rönesansı ve reformu, müslümanların tesiriyledir, müslümanların bahşişidir…

Avrupalılar’ın Amerika’yı bulması müslümanlardandır. Onların kılavuzları müslümanlardandı ve “Afrika’nın büyük bir İslâm imparatorunun çocuğu, ikiyüz gemi ile, deniz içindeki nehirlerden faydalanarak bir başka kıtaya gitmiştir.” diye, Amerika’yı müslümanların bulduğunu, vesikalar söylüyor şimdi… Yâni, gitmiş ve geri gelmiş… İkiyüz gemi gitmiş, üç gemi geri gelmiş. Ya telef oldu yollarda, ya da gidenler orda kaldı. Orta Amerika ve Güney Amerika’ya müslümanların Kolomb’dan çok önce geldiği; Kolomb’un da zaten, “Müslüman gemiciler bir yerler buldu, oralarda bir şey var.” diye kraliçelerini öyle ikna ettiği, tarih kitaplarından biliniyor.

Yâni, batının her türlü gelişmesi İslâm sayesinde olmuştur. Ama bunu batılılar bilir, bizim mutaassıb devrimbazlar bilmez. Bakın, Dr. Sigrid Hunke’nin bir kitabı vardır: “Avrupanın Üzerine Doğan İslâm Güneşi” diye… Avrupanın nasıl geri bir durumda iken, müslümanlardan feyz alıp, istifade edip rönesans ve reformu yaptığını orda görebilirsiniz.

SORU:

Çalışma ve faaliyet alanlarımızı, başyazılarınızdaki hedefler doğrultusunda yapmak için izin verilmiş oluyor mu?

CEVAP:

Zaten niye yazıyoruz?!.. Allah doğruyu, hakkı göstersin; işletsin… Yâni, sadece bilgi insana vebaldir.

(El ilmü bilâ amelin vebâlün) Biliyor, yapmıyor; vebaldir. Bilecek, yapacak… Elinden geldiğince yapacak, hem de ötekilerden çok daha fazla çalışarak…

Bugün Amerika, Japonların ekonomik istilası altında… Japonlar, Amerikan şirketlerinin bile hisse senetlerini alıyorlar. Amerika’yı ve Avrupa’yı, ekonomik yönden sarsma çalışmaları içindeler ve dünyanın yedi süper devletinden birisi durumundalar… Bunu sağlamaları, aşırı çalışmalarındandır. 29-30 yaşında sürmenaj olup ölmelerindendir. Amerika’nın Newyork şehrinde, Manhatten iş merkezinde, Amerikan iş yerlerinin ışıkları saat altıda sönerken, Japonlar’ın ki dört saat daha devam eder, onda söner. Dört saat daha fazla çalışarak, o başarıyı sağlarlar. O halde sizler de, şuursuz halkımızın karşısında, onların yanında en aşağı dört saat veya altı saat veya sekiz saat daha fazla çalışarak, başarı hususunda fiilî gayretlerinizi göstermiş olacaksınız.

Allah, hakkı göstersin, hakkı işletsin… Rızâsını kazandırsın… Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmanızı nasib eylesin… Bi hürmeti esrarı sûretil fâtiha!..

31 Ocak 1993 – NEVŞEHİR

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Üstad’ın Kaleminden “İhlasçı”lar

ACEZE BASIN Türk basını, her çeşit günlükler ve haftalıklarla beraber 2 buçuk milyona varan bir …

Sünnetin Önemi

  Bismillâhir-rahmânir-rahîm. Elhamdü lillâhi hakka hamdihî, ves-salâtü ves-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ ve senedinâ ve …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir