Son Yazılar
Başlangıç » Şahsiyetler » Şehid Hüseyin Kurumahmutoğlu

Şehid Hüseyin Kurumahmutoğlu

Üstad Necip Fazıl’ın “Ülkücüye Kaside” yazısında belirttiği “Ülkücü”;

Sen;
Allahsız’ın nefret,
Namussuz’un dehşet,
Yüreksiz’in heybet,
Basıboş’un mihnet,
Devrimbaz’ın zulmet,
Eyyamcı’nın şirret,
İnmeli’nin sıklet,
Anarşist’in devlet,
Komünist’in illet

sandığı ve tanıdığı sen, bütün
bu menfilerin topyekun ve müşterek
düşmanı olduguna göre, acaba nasıl
bir “Müsbet” belirtmekte veya belirtme
yolunda ilerlemeye davetli bulunmaktasın?…

Ve şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nun 12 Eylül mahkemelerinde hakime verdiği ülkücü tarifi; “Peygamber efendimizin vahiyle aldığı emirleri hayatımıza tatbik etmektir!”

Evet işte bu mânâyı hayatının her alanında, şahsiyetinde tüttürmüş, cezaevine girdikten sonra da, posa milliyetçiliğini bırakıp, hâkiki mânâda, “ümmet” potasında kavim hakikâtini anlamış ve bunu yüksek sesle dillendirmiş birisi…

Olunması gerekeni cümle âleme göstermiş, şehid-şahid mânâsına uygun hayatını şehadetle taçlandırmış…

Evet, 15 Temmuz 1987’de çok sevdiği Rabb’ine kavuştu, hem de şehid olarak Hüseyin Kurumahmutoğlu…

31 Aralık 1962 günü Bafra’da, Anadolu’nun kış günü olmasına rağmen sıcak, sımsıcak bir yuvasında hayata gözlerini açtı, 8 kardeşin dördüncüsü olarak. Babası O’na Hüseyin ismini koymuştu. İlâhi hikmet işte, Kerbela’daki Hz. Hüseyin gibi işkence ile şehid edileceğini bilirmiş gibi.

Kardeşinin anlattığına göre;

“Abim 31 Aralık 1962 yılında Bafra’da doğdu. Nüfusta ‘Of’ yazılıdır. Sekiz kardeşiz. Rahmetli dördüncüydü. İlk, orta, ve liseyi Bafra’da okudu. Lise 3. sınıfın ikinci yarısında siyasi faaliyetleri nedeniyle okuldan atıldı. Fakat daha sonra Ankara’da lise diplomasını aldı. O dönemde üniversiteyi kazandı, fakat babam göndermedi. Abim o dönemde çok aktif, cesur ve yiğit bir insandı. Maddi durumumuz iyi olduğu için Ankara, İstanbul, Samsun ve Trabzon’a sık sık gidip gelirdi. Eve pek az uğrardı. İhtilâlden önce aranıyordu. İhtilal olduktan birkaç gün sonra Trabzon Sıkıyönetim Mahkemesi’ne teslim oldu. Daha sonra Samsun’a getirdiler.

Buraya başka illerden de abim gibi bir çok kişi getirdiler. Samsun’da tam yüz gün kaldılar. Rahmetli burada kaldığı süre içerisinde aşırı bir şekilde işkence gördü. Abimleri Zekin Kaman ekibi sorguladı. Bizimle hiç görüştürmediler. Mamak Askeri Cezaevi’ne gittikten sonra dört ay kadar yine görüşemedik.”

Bafra’da herkes, Hüseyin’in şecaatini, gözü karalığını, cesurluğunu bilirdi. Ve Hüseyin’in teslim olup, ağır işkencelere maruz kaldığı günleri Cengiz Tunç’tan dinliyoruz:

“İhtilalden önce aranıyordu. Turgut Karadağ ile Of’ta saklanıyorlardı. Emniyet Bafra’da olan ailelerini teslim olmaları için sıkıştırıyorlardı. Turgut Karadağ’ın anası-babası günlerce karakolda tutuldu. Salih Kurumahmutoğlu da karakoldaydı. Cem Ersever, Turgut ve Hüseyin’e “arkadaşlar size kimlik düzenleyelim hemen yurt dışına çıkın” dedi. Turgut’un babası iki, annesi bir haftadır karakol da gözetim altındaydı. Hüseyin ile istişare ettiler. “Bu böyle olmayacak, ailelerimiz bizim yüzümüzden sıkıntı içerisindeler, gidip teslim olalım” dediler. Kendi istekleriyle Trabzon Sıkıyönetim Mahkemesine teslim oldular. On yedi yaşındaydı, taptaze bir fidandı daha. Trabzon’da Ayhan Çakıroğlu’nun yattığı koğuşa yerleştirdiler. Zekeriya isminde bir yaşlı adam daha vardı. Ayhan ile Hüseyin vakitlerinin çoğunu dini sohbetler ederek geçiriyordu. Yine böyle bir gün dini sohbete dalmışlardı, Zekeriya ise ranzaya oturmuş sigarasın tüttürüyordu. Turgut’la, Hüseyin yastı namazını kılmak için ranzanın üstüne çıktılar. Ranzaların arasında yer yoktu. İkisi de namaz kılarken uçtuklarını hissetmeye başladılar. Selamı güç bela verdiler. Biraz önce ettikleri dini sohbetin etkisiyle uçtuklarını zannediyorlardı. Turgut “Uçuyoruz herhalde” dedi. Hüseyin, ”bende” dedi. Ranzanın yerden yüksekliği yaklaşık bir metreydi. Ayhan Çakıroğlu yüz ifadelerinden durumu anladı, yanlarına yaklaştı “hemen yatağınıza yatın” dedi. Meğerse Zekeriya esrar içiyormuş, camlar kapalıymış duman altı olmuşlar. Bir hafta sonra ikisini de Samsun Sıhhiye’ye getirdiler. Zeki Kaman ekibi üzerlerinde akıl almaz işkence usulleri uyguladı. Aylardan aralık dışarısı soğuk tıpkı Hüseyin’in doğduğu gün gibi. Gözlerini bağladılar bir odaya aldılar, göğüslerine kadar bir çuvalın içine geçirdiler. Kimseyi görmüyorlardı. Birisi bağırarak, “Başbuğun kim?” diye sordu. Turgut alçak sesle, ”Başbuğ Atatürk” dedi. Gözleri bağlı kendini duvarda buldu. Yine aynı ses, “Türkeş Başbuğ değil mi lan?” dedi. Turgut niyetlerini sezmişti. Türkeş’i suçlamak istiyorlardı. “Efendim Türkeş’te Türk büyüğü olduğu için Başbuğ” dur dedi. Ses daha hiddetle, “ulan Başbuğ Alparslan Türkeş de” diye bağırdı. Havuz ağzına kadar su dolu, buz tutmuş. Gözleri bağlı, iki kişi çuvalı kenarlarından tutup suya sokup çıkardılar. Sadece “ah” diye bağırdı. Ellerini çarmıh şeklinde askılığa bağladılar. Üzerlerindeki elbiseler donmak üzereydi. Birisi fısıldadı, “arkadaşlar hareket edin, yoksa donarsınız, kımıldayın ki asker gelip sizi coplasın” dedi. Hayatlarında ilk defa tecrübe etmişlerdi sopanın bu kadar güzel olduğunu. Coplanma sayesinde hayata tutunmuşlardı. Asker vurdukça ateş gibi ısınıyorlardı. Yaşamak için sopaya ihtiyaçları vardı. Zeki Kaman ve ekibi bütün işkence usullerini körpecik vücutlarında tatbik ettikten sonra Mamak Askeri Cezaevine naklettiler.”

Mamak cezaevi işkenceleri ile meşhurdu. Tabutluk, kafes…

Hüseyin Mamak cezaevinde kendisini kitaplara vermişti. Hiç boş durmuyor ilim tahsil ediyordu, ne de olsa “Medreseyi Yusufiye” idi orası. Kardeşi bu durumu şöyle ifâde ediyordu:

“Çok kitap okurdu. Genelde fikir kitapları, ciltli ve kaynak kitaplar istiyordu bizden. Onun istediği kitaplar her yerde bulunmuyordu o zamanlar. Ona kitap almak için İstanbul, Ankara ve Samsun’a kitap almaya gidiyordum. Kitap göndermediğim zaman görüş günlerinde bana çok kızardı. Çok kitap istiyordu. Herhalde arkadaşları da bu kitaplardan yararlanıyorlardı. Ona almış olduğum kitaplara bazen bakıyordum, fakat bir şey anlamıyordum. Çok ağır ve kalın kitaplardı bunlar.”

mamak1

Mamak’ta Burhan Kavuncu ile tanışmıştı. Ve onunla tanışması sonucu hayatında çok büyük değişiklik oldu Hüseyin’in…

“Burhan Kavuncu her gün “Ülkücü Hareket’in “ düşünce yapısının İslam’a aykırı olduğunu iddia ediyordu. İslami teşkilatlanmanın şart olduğunu söylüyordu. Her gece Ülkücü Hareket’in ideolojisi, siyasi yapısını eleştiren konuşmalar yapıyordu. Dinin ideoloji olduğunu söylüyordu. Sürekli din ve ideoloji başka anlayışını savunanların şirk içinde olduğunu dile getiriyordu. Burhan Kavuncuyla 8. Koğuşta sert tartışmalar yapıyordu. Sonunda tartışmanın galibi Burhan olmuştu. Hüseyin, “Ülkücü kimliği taşımayacağım, bundan sonraki hareketim ve kimliğim tevhid anlayışı üzerine olacaktır” dedi. Mamak’taki ülkücüler ayrılık fikrini başlatanlara tavır aldı, onlarla konuşmayı yasakladılar. Hüseyin, mahkeme salonuna gittiğinde, birkaç ülkücü hariç kimse onunla konuşmadı. O gün çocuk gibi ağladı Hüseyin. Bir ikindi vakti sarığı başında Kur’an-ı Kerim okuyordu. Koğuşları mazgal deliğinden gözetleyen iç emniyet amiri Hüseyin’i öyle görünce “sarık takmak yasak bilmiyor musun, çıkar hemen başından” dedi. Hüseyin, “sarık takmak sünnet, çıkarmam” diye diretti. Amir askerleri çağırdı, koğuşun kapısını açtırdı. Hüseyin’i mahkûmların cezalandırıldığı “Kafes” diye tabir edilen yere götürdüler. Vücuduna rast gele copla vurmaya başladılar. Hüseyin direndi, başını kalorifer peteğine çarptı. Aldığı darbe üzerine önce sendeledi, sonra baygınlık geçirdi. Sabah tekrar koğuşuna koydular. Mamak cezaevinde pratisyen bir doktor vardı, ona götürdüler. Ağrı kesici verdi ve tekrar koğuşuna döndü. Eğer pratisyen cezaevinde tedavi edemezse Mevki Askeri hastanesine kaldırılması gerekiyordu. Kısa bir süre önce Mevki Hastanesinden solcu bir mahkûm kaçmıştı, bu sebepten ikinci bir emre kadar hastaneye mahkûm kabul etmediler. Aradan dokuz ay geçmişti, babası avukatına söyledi, o da idareye başvurdu ama gecikmişti. Kollajen dokusu zedelenmişti. Ağrılarını kesmek için kortizon ilaçlara yüklendiler. Bu uyuşturucu ilaçlar böbreklerini ve vücudun diğer organlarına zarar vermişti. Artık böbrekleri iflas noktasına gelmişti. Sonunda Mevki hastanesine kaldırdılar. Kürek mahkûmları gibi ayağında zincir ile yatağa bağlamışlardı.”

hüseyin şehid

Hüseyin bu ağır işkenceler yüzünden artık çok zor durumdaydı. Kardeşi;

“-Abim hastaneye kaldırıldığında biz yine ziyaretine her hafta gidiyorduk. Ağır hasta olduğu halde bodrum katta tutuyorlardı onu. Ziyaretine gittiğimizde cezaevinde olduğu gibi yine demir parmaklıklar arkasından görüşüyorduk. O zaman az çok yürüyebiliyordu. Fakat boynunu hiç tutamıyordu. Son iki ay çok fenalaştı. Artık görüşe sedyeyle getiriyorlardı, fakat bizi yine parmaklıklar arkasından görüştürüyorlardı.

Trabzon’lu bir subay vardı. O bir defasında izin vermişti de abime sarılabilmiştim. En son babamla birlikte cumartesi günü ziyeretine gittik. Durumu çok kötüydü. Bafra’ya döndüğümüzde babamın içi rahat etmedi ve dayanamayıp çarşamba günü tekrar ziyaretine gitti. Durumu çok ağırlaştığı için, o zaman babamı içeri almışlar.

Babam Yasin Suresi’ni okurken, sabah saat 11’de kucağında vefat etmiş abim. Eşyalarını verdiler bize. Otopsi yapıldı ve aynı günün akşamı abimi bize teslim ettiler. O gün yola çıktık, perşembe günü Bafra’ya vardık. Bir gün sonra, yani cuma günü büyük bir katılımla cenazesini defnettik.”

Adı Hüseyin’di ve rehberi Hz. Hüseyin gibi işkenceler altında şehid olmuştu Hüseyin. Allah-u Teâla O’nu Hz. Hüseyin’e ve Peygamber efendimize komşu eylesin. Rahmet ve dua ile….

 

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Şehid Gökhan Süfürler-21 Aralık 1996

Türkiye’den birçok cihad beldesine gidip, oralarda şehid olmuş ve isimlerini çoğumuzun bilmediği şehidlerimiz var. Allah …

Ahmet Kerse-31 Ocak 1983

Aslında her güne bir destan yazılabilir burada.. Anadolu’nun yiğit delikanlılarının destanını… Kimisi; evlenmeyi hayal ettiği …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir