Son Yazılar
Başlangıç » Din ve Tasavvuf » Ashab-ı Uhdud

Ashab-ı Uhdud

 

«Uhdûd ashabının canı çıksın.» Uhdûd ashabına la’net olsun. Uhdûd toprağa kazılan kazıdır ki cem’i şeklinde olur. Bu, kâfirler­den bir topluluğun haberidir. Onlar yanlarında bulunan mü’minlere yönelerek onları ezmek istemiş ve dinlerinden vazgeçip kendilerinin ta­rafına gelmeye zorlamışlardır. Bu sebeple toprağa bir çukur kazıp ate­şi alevlemişler ve onu yakmak üzere yakıtlar hazırlamışlardı. Sonra mü’­minlere yönelip kendi dinlerine dönmelerini istemişler, kabul etmeyince de onları ateşe fırlatmışlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar, onun çevresinde otur­muşlardı. Hani mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler.» buyuruyor. O inanmış kişilere yaptıklarını gözlemekteydiler.

«Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah’a inandıkları için mü’minlerden Öc almışlardı.» Onların yanında mü’minlerin Azîz olan ve huzurunda hiç bir kimsenin büyüklük taslayamayacağı Allah’a îmân etmekten başka bir suçları yoktu. Bütün fiillerinde, sözlerinde, teşrî’ ve takdîrâtında hamde lâyık olan koruyucu O’dur. Her ne kadar Allah Teâlâ bu kulla­rına o kâfirlerin elleriyle yaptıkları şeyi takdir etmişse de O, izzet sahi­bidir, hamde lâyık olandır. Ne var ki bunun sebepleri insanlardan pek çoğuna gizlidir.

«O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir.» O’nun niteliklerinin tamamlayıcısı olmak üzere O bütün göklerde ve yerde olanların ve bun­ların arasında bulunanların mâlikidir. «Ve Allah, her şeye şâhiddir.» Göklerde ve yerde hiç bir şey O’ndan uzak kalmaz ve O’na gizli bulu­nan hiç bir şey yoktur.

Tefsir sahipleri bu kıssanın kimlerle ilgili olduğu konusunda ihti­lâf etmişlerdir. Hz. Ali (r.a.)den bunların îran’lı oldukları nakledilmiş­tir. İran’lı hükümdarlar halklarına mahremleriyle evlenmeyi helâl kıl­mak istediklerinde bilginleri bunlara karşı çıkmışlardı. O da çukurlar kazarak kendisine karşı gelenleri o çukurların içerisine atmıştı. Böylece îran’lılarda mahremlerin helâl sayılması bu güne kadar devam edip git­mişti. Yine Hz. Ali’den nakledilen bir rivayette bunlar Yemen’li bir top­luluktu. Mü’minleri ile müşrikleri savaşmışlar ve mü’minleri kâfirlerine gâlib gelmişlerdi. Sonra tekrar savaştıklarında kâfirler mü’minlere gâlib gelmişler ve onları ateşten çukurlar kazarak içinde yakmışlardı. Yi­ne Hz. Ali’den nakledilen bir rivayette bunlar, Habeş halkından idiler. Habeş’lilerin bir ferdine ise Habeşî denilir.

Avfî, İbn Abbâs’tan nakleder ki; «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuşturucu ateşlerle.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar İsrâiloğullarından bir topluluk idiler. Toprak içerisinde bir çukur kazdılar ve ora­da ateş yaktılar. Sonra bu çukurların üzerinde kadınlı erkekli tutulup ateşe atıldılar. Bunların Danyâl (a.s.) ile ashabı olduğunu İsrâiloğulları iddia ederler. Dahhâk İbn Müzâhim de böyle demiştir. Bundan ayrı gö­rüşler de vardır. Nitekim îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Affân… Süheyb’den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Sizden ön­ce gelen kavimlerde bir kral vardı ve bir de onun büyücüsü vardı. Bü­yücü yaşlanınca krala dedi ki: Ben yaşlandım, ecelim geldi. Binâenaleyh bana bir genç ver de ona büyü öğreteyim. Kral ona bir delikanlı verdi ve o, delikanlıya büyü öğretiyordu. Büyücü ile kral arasında bir de râhib vardı. Delikanlı rahibin yanına geldi ve onun sözlerini dinleyip ona hayran oldu, sözlerine bağlandı. Delikanlı büyücünün yanına geldiğin­de büyücü onu dövdü ve seni tutan nedir? dedi. Ailesinin yanına gel­diğinde onlar da delikanlıyı dövüp; seni tutan nedir? dediler. Delikan­lı bunu rahibe dert yanarak anlattı. Râhib dedi ki: Büyücü seni döve­ceği zaman: Ailem beni tutukladı, de. Âilen sana zarar vereceği zaman da: Büyücü beni tutukladı, de.

Süheyb der ki: Onlar bu durumda iken bir hayvanın üzerinde bü­yük bir musibet gelip çattı. Ve insanları içeri tıkadı onu aşıp çıkama­dılar. Delikanlı dedi ki: Bugün ben rahibin durumunun mu Allah ka­tında daha iyi olduğunu, yoksa büyücünün durumunun mu daha iyi ol­duğunu öğrenirim. Bir taş aldı ve: Allah’ım, eğer rahibin durumu Senin için daha iyi ve büyücünün durumundan daha sevimli ise bu hayvanı öldür de insanlar onun endîşesinden kurtulup dışarı çıksınlar, dedi. Ta­şı attı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar böylece onun tehlikesinden kurtul­dular. Delikanlı bu durumu rahibe haber verince, râhib dedi ki: Yavru­cuğum, sen benden daha üstünsün ve sen ilerde deneneceksin. Denen­diğin zaman benim aleyhimde yol gösterme. Delikanlı sağırları işittiri­yor, dilsizleri konuşturuyor ve diğer hastaları iyileştirerek onları tedâvî ediyordu. Kralın meclisinde bulunan arkadaşlarından birisi kör ol­muştu, delikanlının ününü duydu ve ona pek çok hediyelerle gelip; beni hastalığımdan kurtar da şurada bulunanların hepsi senin olsun, dedi. Delikanlı; ben kimseyi   hastalıktan kurtaramam   ancak Aziz ve Celîl olan Allah kurtarır, eğer O’na inanırsan ben senin için Allah’a duâ ederim de seni iyileştirir, dedi. O da Allah’a inandı ve delikanlı da onun için Allah’a duâ etti, adam iyileşti. Sonra adam hükümdarın katına gel­di ve her zaman oturduğu yere oturdu. Hükümdar ona: Ey Falanca gö­zünü sana kim geri verdi? dedi. Adam; Rabbım, dedi. Hükümdar; ben mi? deyince adam; hayır benim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Hü­kümdar: Senin benden başka Rabbın da mı var? dedi. Adam; evet be­nim ve senin Rabbın olan Allah, dedi. Ve hükümdar adama işkence yap­maya başladı. Nihayet adam delikanlıyı haber verdi. Hükümdar ona elçi gönderip çağırttı ve dedi ki: Çocuğum, sen sağırları duyuracak, dilsiz­leri konuşturacak kadar büyüde ilerledin ve şu hastalıkları iyileştirecek kadar geliştin, dedi. Delikanlı; ben kimseyi iyileştiremem. Yalnız ve yalnız Aziz ve Celîl olan Allah şifâ verir, dedi. Hükümdar: Ben mi? de­yince, delikanlı; hayır, dedi. Hükümdar ona: Senin benden başka Rab­bın mı var? dedi. Delikanlı; benim de Rabbım senin de Rabbın olan Al­lah, dedi. Hükümdar onu da alıp işkence etmeye başladı ve işkenceye devam edince, delikanlı rahibi haber verdi. Râhib getirilince ona; dinin­den dön, denildi. Râhib bunu yapmadı. Hükümdar testereyi rahibin ba­şının ortasına koydu ve onu ortadan iki parçaya ayırdı. Kör olan ada­ma: Dininden dön, dedi. Adam bunu yapmayınca testereyi başının or­tasına koydu ve yere kadar onu ikiye parçaladı. Delikanlıya: Dininden dön, dedi. O bunu yapmayınca bir toplulukla birlikte onu falanca ve falanca dağa yolladı ve onlara dedi ki: Dağın tepesine vardığınızda eğer dininden dönerse döner, yoksa dağın tepesinden onu fırlatın. Adamlar onu dağın tepesine götürdüler ve dağa çıkarınca delikanlı dedi ki: Al­lah’ım, onlara karşı Sen dilediğin şekilde beni koru. Dağ yerinden oy­nadı ve onların hepsi aşağı düştüler. Delikanlı araştırarak hükümda­rın yanına geldi. Hükümdar ona: Arkadaşların ne yaptılar? dedi. Deli­kanlı: Onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Bunun üzerine hükümdar bir grup adamıyla birlikte onu bir sandala bindirerek dedi ki: Denizin dalgalı yerine vardığınızda dininden dönerse döner, yoksa onu denize atıp boğun, dedi. Onlar denizin dalgalı yerine gittiklerinde delikanlı: Allah’ım, dilediğin şekilde beni onlardan koru, dedi. Bunun üzerine hü­kümdarın adamlarının hepsi denizde boğuldular. Delikanlı dönüp gel­di ve hükümdarın yanına girdi. Hükümdar: Arkadaşların ne yaptı? de­di. Delikanlı onlara karşı Allah bana yetti, dedi. Sonra hükümdara de­di ki: Benim sana söyleyeceğimi yapmadıkça beni öldürmeye gücün yet­mez. Eğer benim sana bildirdiğimi yaparsan beni öldürürsün. Hüküm­dar: Neymiş o? deyince, delikanlı dedi ki: Sen, insanları yüksekçe bir yerde toplarsın, sonra beni bir hurma kütüğüne asarsın, terkeşinden bir ok alırsın ve delikanlının Rabbı olan Allah adına der ve atarsın. Eğer böyle yaparsan beni öldürürsün. Hükümdar böyle yaptı ve oku yayının atış yerine koydu, sonra; delikanlının Rabbı olan Allah adına, deyip attı’ Ok delikanlının gözüyle kulağının ara yerine isabet etti ve delikanlı eli­ni okun değdiği yere koyup öldü. Bunun üzerine halk; delikanlının Rabbına inandık, dediler. Hükümdara; görüyor musun Allah’a andolsun ki korktuğun şey başına geldi. Halkın hepsi îmân etti, denildi. Bunun üze­rine hükümdar, demirci başına emretti de her tarafta çukurlar kazıldı ve ateşler yakıldı. Hükümdar dedi ki: Kim dininden dönerse onu bı­rakın, dönmeyenleri ateş çukuruna atın. Suheyb der ki: Orada birbir­lerine karşı savunuyor ve mücâdele veriyorlardı. Nihayet yavrusunu em­ziren bir kadın getirildi. Sanki kadın eğilip ateşe düşmek üzereydi. Ço­cuk dedi ki: Anneciğim sabret, sen muhakkak hak üzeresin.

Müslim de Sahîh’inin sonunda Hüdbe İbn Hâlid kanalıyla Hammâd İbn Seleme’den aynı şekilde bu rivayeti nakleder. Neseî bu ri­vayeti Ahmed İbn Selmân kanalıyla Hammâd İbn Seleme’den, Hammâd îbn Zeyd kanalıyla da Sâbit’den nakleder. Ancak bunlar hadîsin baş ta­rafını biraz daha özet olarak kaydederler.

İmâm Ebu îsâ et-Tirmizî bu hadîsi kuvvetli kabul ederek bu sû­renin tefsirinde Mahmüd İbn Ğaylân ve Abd İbn Humeyd kanalıyla nakleder ve der ki: Bize Abdürrezzâk… Suheyb’den nakletti ki; Rasû-lullah (s.a.) ikindi namazını kılınca dudaklarını oynattı. Dudak oynat­ma anlamına gelen kelimesi bazılarının söylediğine göre ko­nuşur gibi yapıp dudakları oynatmaktır. Rasûlullah (s.a.)a: Ey Allah’­ın Rasûlü, ikindi namazını kılınca dudaklarım oynattın, denildi. Rasû­lullah (s.a.) buyurdu ki: Peygamberlerden bir peygamber ümmetinin çokluğuna hayran oldu da bunlara kim karşı gelebilir? dedi. Bunun üze­rine Allah Teâlâ ona vahiy gönderip ümmetini kendilerinden benim in­tikam almam veya üzerlerine düşmanlarını göndermem arasında mu­hayyer kıl, dedi. Onlar da Allah’ın intikam almasını tercih ettiler. Bu­nun üzerine Allah, üzerlerine ölümü musallat etti de bir günde yetmiş bin kişi Öldü. Suheyb der ki: Rasûlullah (s.a.) bu haberi naklederken bununla beraber bir başka haber daha nakledip dedi ki: Eskiden bir kral vardı ve o krala kâhinlik yapan bir kâhin vardı. Kâhin krala dedi ki: Bana anlayışlı bir delikanlı —veya zekî ve çabuk kavrayan kabili­yetli demişti— ver de bu ilmimi ona öğreteyim. Sonra Tirmizî hadîsi tamamıyla zikreder ve hadîsin sonunda şöyle der: İşte Allah Teâlâ: «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar, onun çevresinde oturmuşlardı, mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler. Onlar; ancak Aziz, Hamid Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc al­mışlardı.» âyetini okudu. Suheyb der ki: Delikanlı sonunda toprağa gö­müldü. Anlatılır ki; Ömer İbn Hattâb zamanında delikanlı topraktan çıkarıldı ve parmağı öldürüldüğü zaman koyduğu gibi gözü ile kula­ğının arasında duruyordu. Sonra Tirmizî bu hadîsin hasen ve garîb olduğunu söyler. Bu kıssanın peygamber sözü olduğuna dâir açık bir ifâde, yoktur. Bizim şeyhimiz Hafız Ebu’l-Haccâc el-Mızzî der ki: Bu sö­zün Suheyb er-Rûmî’nin sözü olması muhtemeldir. Çünkü o, Hıristiyan­ların haberlerine dâir bilgi sahibi idi. Allah en iyisini bilendir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr bu Kıssayı Sîret’inde bir başka ifâdeyle ve yukarıda geçenden tamamen farklı olarak şöylece nakleder: Bize Yezîd İbn Ziyâd, Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî’den ve yine bazı Necrân’lılar Necrân halkından naklettiler ki: Necrân halkı putlara ta­parlardı. Necrân yakınlarında bulunan köylerden bir köyde —Necrân o ülkenin halkının toplanıp birleştiği büyük kasabanın adıdır— bir bü­yücü vardı ve Necrân halkına büyü öğretirdi. Feymûn (?) Necrân’a yer­leşince, —Vehb İbn Münebbih’in bana söylediği isim ile onu adlandır­madılar ve oraya bir adam konakladı, dediler— Necrân ile o büyücünün bulunduğu köy arasında bir mevkie bir çadır kurdu. Necrân halkı ço­cuklarını o büyücüye gönderiyorlardı da kendilerine büyü öğretiyordu. Sâmir de oğlu Abdullah İbn Sâmir’i Necrân halkının çocuklarıyla be­raber o büyücüye gönderdi. Delikanlı çadırın sahibinin yanına varınca ibâdet ve tâatından dolayı ona hayran kaldı ve yanına oturup sözünü dinledi. Sonra teslim olup müslüman oldu, Allah’ın birliğine inandı ve O’na ibâdet etti. O Abdullah’a İslâm’ın şeriatından ve ahkâmından su­âl soruyordu. Nihayet bu konuda derin bilgi sahibi olunca kendisine îsm-i A’zam’ı sormaya başladı. O bunu biliyordu fakat söylemeyip giz­liyor ve şöyle diyordu: Yeğenim, sen ona katlanamazsın, ona dayanama­yacağından endîşe ediyorum. Abdullah’ın babası Sâmir de oğlunun di­ğer çocuklar gibi büyücüye gidip geldiğini sanıyordu. Abdullah arka­daşının buna güç yetiremeyeceğini sanarak dayanamayacağından en­dîşe, ederek öğretmediğini görünce gidip oklar topladı, sonra her okun üzerine Allah’ın bir adını yazdı. Ve bunları sayıp topladıktan sonra bir ateş yaktı ve teker teker bu okları ateşe fırlattı. En sonunda İsm-i A’zam’a rastlayınca onu da okuyla birlikte ateşe fırlattı. Sonra ok sıç­rayarak hiç bir zarar görmeksizin ateşten çıktı. Bunun üzerine o, oku alıp arkadaşının yanına geldi ve ona kendisinin gizlediği en büyük isim olan İsm-i A’zam’ı bildiğini söyledi. Arkadaşı: Nedir o? deyince o: Şu ve şu isimdir, dedi. Arkadaşı bunu nasıl öğrendin? deyince o yaptığını kendisine bildirdi. Arkadaşı dedi ki: Yeğenim sen İsm-i Azam’ı yaka­ladın. Onu kendine saklı tut ama böyle yapabileceğini hiç sanmıyorum. Abdullah İbn Sâmir Necrân’a gelince, kime bir hastalık gelirse Abdul­lah ona şöyle diyordu: Ey Allah’ın kulu, Allah’ın birliğini kabul eder ve benim dinime girersen ben senin için Allah’a duâ ederim de seni afi­yete kavuşturur ve başına gelen belâdan seni kurtarır. O da peki diyor, tevhidi kabul ediyor, müslüman oluyordu. Bunun üzerine Abdullah ona duâ ediyor ve o, şifâ buluyordu. Nihayet  Necrân’da bir kötülüğe veya hastalığa tutulan herkes onun yanına geldi, onun emrine bağlandı ve o da kendisine duâ edip afiyet bulmasını sağladı. Nihayet bu durumu Necrân kralına ulaştırıldı. Kral onu çağırıp dedi ki: Benim kasabamın halkını bozdun. Benim ve atalarımın dinine karşı çıktın. Ben bundan dolayı seni öldüreceğim. Abdullah dedi ki: Buna gücün yetmez. Kâ’b el-Kurazî der ki: Hükümdar onu dağa gönderiyor ve dağın başından fır­lattırıyor, o dağ başından yere düşüyor ve kendisine hiç bir şey olmu­yordu. Sonra onu Necrân sularına gönderdi, içine düşen herkesin helak olduğu bu denize atıldı, fakat o hiç bir şey olmadan denizden çıktı gel­di. Hükümdar onu yenmeye çalışıp da yenemeyince Abdullah ibn Sâmir ona dedi ki: Allah’a andolsun ki sen, asla beni öldürmeye muktedir olamazsın. Ancak Allah’ın birliğini kabul eder, benim inandığım Al­lah’a inanırsan ve dediğimi yaparsan beni Öldürebilirsin. Kâ’b el-Kurazî der ki: Hükümdar Allah’ın birliğini kabul etti, Abdullah îbn Sâmir’in şehâdetiyle şehâdet etti, sonra onun eline bir kırbaçla vurdu, pek büyük olmayan bir yara açtı ve onu öldürdü. Hükümdar da yerinde öldü. Nec­rân halkı Abdullah İbn Sâmir’in dini üzerinde toplandılar. Abdullah İbn Sâmir, Meryem Oğlu İsa’nın getirmiş olduğu İncil’e ve onun hükmüne bağlıydı. Sonra Necrân halkının ve Abdullah İbn Sâmir’in dinine bağ­lananların başlarından muhtelif olaylar geçti. İşte Necrân’da Hıristi­yanlığın yayılmasının aslı böyleydi.

İbn İshâk der ki: Muhammed İbn Kâ’b el-Kurazî ile bazı Necrân halkının Abdullah İbn Sâmir’den naklettikleri rivayet böyledir. Allah hangisinin doğru olduğunu en iyi bilendir. İbn İshâk der ki: Zû Nüvâs ordularıyla birlikte Necrân halkının üzerine yürüdü ve onları Yahudiliğe davet etti. Sonra Yahûdî olmak veya ölmek arasında muhayyer bıraktı. Onlar öldürülmeyi tercih ettiler, o da çukurlar kazdırdı ve ateş yakarak onları kılıçla öldürdü ve yaktı. Nihayet onlardan yaklaşık yirmi bin ki­şiyi öldürdü. İşte Allah Teâlâ, Zû Nüvâs ve askerleri hakkında: «Uhdûd ashabının canı çıksın. Tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar onun çevre­sinde oturmuşlardı. Mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler. Onlar; ancak Azîz, Hamîd Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc almışlardı. O ki göklerin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid’dir.»

Muhammed İbn İshâk’ın Sîret’te zikrettiği ve Uhdûd ashabını öl­dürenin Zû Nüvâs olduğuna dâir rivayeti böyledir. Zû Nüvâs’ın adı Zür’a idi. Hükümdarlığı zamanında Yûsuf diye adlandırılmıştı. O Ebu Kerb Tibbân Es’ad’ın oğluydu ve o Medine’ye savaş açan Kâ’be’ye örtü örten Tübba’dan idi. Onunla birlikte Medine yahûdîlerinden iki haham da arkadaş olarak bulunmuştu. O iki hahamın elinde İbn İshâk’ın geniş olarak anlattığı gibi Yemen halkından yahûdî olanlar yahûdîliği seç­mişlerdi. Zû Nüvâs bir gün sabah vaktinde çukurlarda yirmi bin kişi öldürmüştü ve ancak Zû Sa’lebân diye’ bilinen ve Devs denilen bir kişi onlardan kurtulmuştu. O da İran’a gitmişti. Kendisini peşinden kovalamışlarsa da onu bulamamışlardı. Nihayet Şâm kayserine (kralına) gitti, o kendisine Habeş kralı Necâşî’ye verilmek üzere bir mektup yaz­dı ve kendisiyle beraber başkanlığını Eryât ve Ebrehe’nin yaptığı Habeş’li Hıristiyanlardan müteşekkil bir ordu gönderdi de onlar Yemeni yahûdîlerin elinden kurtardılar. Zû Nüvâs kaçtı denize daldı ve boğul­du. Habeş hükümdarlığı yetmiş yıl Hıristiyanların elinde kaldı. Sonra Himyer kabilesinden Seyf İbn Zûyezn orayı Hıristiyanların elinden kur­tardı. Onlar İran hükümdarı Kisrâ’yı teşvik edince; o, hapiste olanları kendisiyle birlikte gönderdi ki bunların sayısı yediyüze yakındı. Onlar Yemen’i fethettiler ve kral tekrar. Himyer’e döndü. Biz bu olayın bir bölümünü inşaallah Fîl sûresinin tefsirinde zikredeceğiz.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Abdullah İbn Ebu Bekr, Muhammed îbn Amr îbn Hazm’dan nakletti ki ona Necrân’lı bir kişi an­latmış: Ömer îbn Hattâb’ın zamanında Necrân harabelerinden bir kıs­mında bir ihtiyâç için yapılan kazıda, Abdullah İbn Sâmir’in oturmuş, eli başındaki bir yara üzerinde onu tutar vazıyette olarak gömülmüş lahdi bulunmuş. Onun eli tutulunca kan fışkırmış. Bırakılınca el eski yerine gitmiş ve kanı durmuş. Onun elinde üzerinde; Rabbım Allah’tır, yazılı olan bir yüzük varmış. Bu durum Ömer îbn Hattâb’a yazılıp, ne yapılması gerektiği sorulunca, Ömer onlara cevaben gönderdiği mektu­bunda onu olduğu gibi bırakmalarını bildirmiş. Buldukları şekilde tek­rar gömmelerini söylemiş. Onlar da böyle yapmışlar.

Ebu Bekr Abdullah İbn Muhammed İbn Ebu Dünyâ merhum der ki: Bize Ebu Bilâl el-Eş’arî, İbrahim İbn Muhammed İbn Abdullah İbn Ca’fer İbn Ebu Tâlib’ten nakletti ki; ona bazı ilim ehli anlatmış: Ebu Mûsâ İsfahan’ı fethedince şehrin duvarlarından bir duvarın yıkıl­mış olduğunu görmüş. Onu yaptırmış, o tekrar yıkılmış, tekrar yap­tırmış yine yıkılmış. Kendisine duvarın altında sâlih bir kişi olmalı, denmiş. Duvarın temeli kazılmış ve orada ayakta duran kılıçlı bir adam bulunmuş. Üzerinde şöyle yazılıymış: Ben Haris İbn Mudâd’ım, beni Uhdûd ashabı böyle yaptı. Ebu Mûsâ onu çıkarıp duvarı yapmış, duvar durmuş. Ben derim ki: Bu Haris İbn Mudâd, Amr İbn Mudâd’ın oğlu­dur, o da Cürhüm’lü Amr’ın oğludur. Bunlar Nebt İbn İsmâîl İbn İb­rahim’in oğullarından sonra Kâ’be’nin başına geçen Cürhüm krallarındandır. Bu Hâris’in oğlu da Amr İbn Haris ibn Mudâd’tır ki Mek­ke’deki Cürhüm krallarının sonuncusudur. Huzâa oğullan onları Mek­ke’den çıkarmış ve Yemen’e sürmüştür. îşte İbn Hişâm’ın söylediğine göre Arap dilinde ilk söylenen şiir olan bu şiiri söyleyen odur.

«Sanki Haccûn’dan Safâ’ya kadar bir yoldaş olmamıştı.

Ve Mekke’de hiç bir yârân gece sohbeti yapmamıştı.

Evet bizdik oranın halkı, bizi oradan,

Gecelerin geçişi ve göz doldurucu yeni gelenler sürdüler.»

Bu rivayet kıssanın, eskiden, İsmâîl (a.s.)den yaklaşık beş yüz sene veya o mikdârda bir sürede cereyan etmiş olmasını gerektirir. İbn İshâk’ın zikrettiği rivayet ise bu kıssanın İsâ (a.s.) ile Muhammed (a.s.) arasındaki dönemde cereyan etmiş olmasını icâbettirir. Bu doğruya daha çok benzemektedir. Allah en iyisini bilendir.

Bu olayın dünyada pek çok kerre cereyan etmiş olması da muhte­meldir. Nitekim İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam.,. Abdurrahmân İbn Cübeyr’den nakletti ki; Uhdûd Tübba’ zamanında Yemen’de olmuş­tu. Konstantin zamanında da Konstantiniyye’de (İstanbul) olmuştu. Hıristiyanlar kıblelerini Mesih’in dininden ve tevhîd’den döndürdükleri zaman. Onlar tandır yapmışlar ve oraya tevhîd ehli olan ve Hz. İsa’nın dininde bulunan gerçek Hıristiyanları atmışlardı. Irak’ta da Buhtunnasr (Naba-Kudur-Usur) zamanında Bâbil topraklarında olmuştu. Ni­tekim Buhtunnasr put yapmış ve insanların ona secde etmesini emret­mişti. Danyâl (a.s.) ile iki arkadaşı Azriya ve Mîşâîl buna karşı çık­mışlardı. O da bunlar için bir tandır yapmış, içine odun ve ateş atmış sonra her ikisini birlikte orada yakmıştı. Allah Teâlâ da bu tandırı on­lara serinlik ve selâmet yeri haline getirmiş ve kendilerini kurtarmıştı. O tandıra kendisine karşı çıkan dokuz kabile atılmıştı da onları ateş yemişti.

Esbât, Süddi’den nakleder ki; o, «Uhdûd ashabının canı çıksın.» âye­ti hakkında şöyle demiş : Çukur üç taneydi. Biri Irak’ta, biri Şam’da, biri de Yemen’de açılmıştı. İbn Ebu Hatim bunu rivayet eder. Mukâtil de der ki: Çukur üç taneydi: Biri Necrân’da, diğeri Şam’da, bir diğeri de İran’da idi. Şam’da çukura atan Antnanos idi. İran’da Buhtunnasr idi. Arap toprağında ise Yûsuf adı verilen Zû Nüvâs’tı. İran ve Şam’daki çukur olayı hakkında Kur’ân’da bir şey inmemiştir. Ancak Necrân’daki hakkında âyet nazil olmuştur.

İbn Ebu Hatim derki: Bize babam,..- Rebî İbn Yûnus’tan nakletti ki; «Uhdûd ashabının canı çıksın.» âyeti hakkında şöyle demiş : Bizim işittiğimize,göre bunlar, fetret zamanında yaşayan bir topluluktu. Hal­kın içine düştüğü fitneyi, kötülüğü görüp fırka fırka olduklarını ve «Her fırkanın kendi yanındakinden memnun» olduğunu görünce bir köye çekilip yerleştiler. Dinlerini Allah için tahsis edip hanîfler olarak namaz kılıp zekât vererek Allah’a ibâdete koyuldular. Onlar bu du­rumdayken zâlimlerden bir zâlime bunların durumu anlatıldı da o ha­ber gönderip kendisinin taptığı putlara onların da tapmalarını em­retti. Onların hepsi buna karşı çıkarak; eşi ve benzeri bulunmayan bir tek Allah’tan başkasına ibâdet etmeyiz, dediler. O zâlim kendilerine de­di ki: Benim taptığım şu tanrılara tapmazsanız ben de sizi öldürürüm. Onlar bunu reddedince ateş dolu bir çukur kazdı. O azgın bunları çukurun başına dikerek; ya bizim dinimizi ya da bunu tercih edin, dedi. Onlar da: Şu ateş bizim için daha sevimlidir, dediler. İçlerinde çocuk­lar ve kadınlar da vardı. Çocuklar bağırıştılar. Onlar çocuklara: Bu günden sonra artık bir daha ateş yoktur, dediler ve ateşe atıldılar. Ateş onları yakmadan önce ruhları kabzedildi ve ateş, çukurundan çıkarak azgınları kuşatıp yaktı. İşte Aziz ve Celil olan Allah’ın : «Uhdûd ashabı­nın canı çıksın, tutuşturucu ateşlerle. Hani onlar, onun çevresinde otur­muşlardı, mü’minlere yaptıklarını seyretmekteydiler. Onlar; ancak Azîz, Hamid Allah’a inandıkları için mü’minlerden öc almışlardı. O ki gökle­rin ve yerin mülkü kendisinindir. Ve Allah, her şeye Şâhid’dir.» âyeti bunlar hakkında nazil olmuştur. İbn Cerîr de bu rivayeti Ammâr ka­nalıyla Abdullah İbn Ebu Ca’fer’den aynı şekilde nakleder.

«Şüphesiz ki mü’min erkekleri ve mü’min kadınları belâya uğra­tanlar.» Yakanlar. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve İbn Ebzâ böyle mânâ vermişlerdir. «Sonra da tevbe etmemiş olanlar.» Yaptıkla­rından vazgeçip işlediklerine pişman olmayanlar. «İşte onlar için ce­hennem azabı vardır.» Ve ceza, yapılan işin cinsindendir. Hasan el-Basrî der ki: Şu lütuf ve kereme bakın ki; onlar Allah’ın dostlarını öl­dürmüşler, Allah ise onları tevbe  ve bağışlanmaya çağırmaktadır.

İbni Kesîr Tefsiri Büruc Suresi 4-10 ayetler tefsiri

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın
1

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Ashabı kiram ve bilhassa Hazreti Muaviye hakkında başlıca kütübi islâmiyenin hüsni şahadeti ve eazimi ümmetin nezih kanaatleri:

(1) (Kur’anı mübîn): Allah Taalâ Hazretleri kitabı kerîminde bütün ashabı kiramı sena ediyor. Muhammed Allahın …

Hz. Muâviye hakkında bazı suallerin cevabları

* (1) Soru: «Cinayet ve şekavet sahibi olan Süfyan oğlu Muaviye yaramazını Peygamber Efendimiz Hazretleri: …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir