Son Yazılar
Başlangıç » Büyük Doğu-İBDA » TEMEL ÖLÇÜ- SIR İDRAKİ Salih Mirzabeyoğlu

TEMEL ÖLÇÜ- SIR İDRAKİ Salih Mirzabeyoğlu

“TEMEL ÖLÇÜ – SIR İDRAKI

Bir şeyi görmek için, bir gören, bir görünen şey, bir de ışık lâzım… Bunun gibi, “bilgi”nin meydana gelmesi için, bir BİLEN, bir BİLİNEN ve ışık unsuru olarak DOĞRU DÜŞÜNCE lâzım… Bilindiği üzere, “doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz”… Düşünceden bahsedebilmek için de dil lâzım… İlk dil, ilk insanla vardı; ve ilk insan, ilk Peygamberdi…

Bilen, bilinen ve ışık unsuru münasebetinde görünen “bilgi”, bilen’in “malûm-sır”rının zâhir oluşudur. Buna nisbetle de, “bilinen”, “ışık unsuru” ve “bilgi”, “malûm-sır”rının hasrı içindedir ve her birinde her biri mevcut olarak vasıfları farklılaşmıştır. “Bilgi”, kendisini temin eden unsurların münasebetinde göründüğüne nazaran da, bir “hüküm” ifade eder. Demek oluyor ki, “hüküm” ifade eden her bilgi, hangi mevzuda olursa olsun, unsurların toplamından fazla bir şeydir; yâni bir yönüyle bâtın, “malûm-sır”rıdır.

Öyleyse, daha önce de belirttiğimiz gibi, herkes bedahetlerle iş yapıyor!.. Bedahet davasını anlamayan ahmak da, maddeci de!.. Bu yüzden de, vahşinin böbreğinin olduğunu bilmemesi -böbrek diye bir şeyden haberi olmaması- gibi, anlamadığına karşı çıkmak psikolojisiyle işi kuru akıl sahasına sürerler ve “sır idrakı” davası da gürültüye gider. Ve anlamazlar ki, aklın hakikati de buradadır. Ve meselâ, bizzat tâbi aklımızın anlattıklarını aklı almadığı için, cüce akılla yine aklının yettiğinde kalabilecektir!..

Kur’ân, melâike ve enbiya hakkında her ilmi ve her dini içinde toplamış olması bakımından kendisi de ışık olması itibariyle, bunu bütün dallarıyla Kur’ân ehline açıklamış olur. Zâhir ve bâtınıyla!..
Kur’ân, ışık olmakla zâtiyeti bakımından nurdur, çünkü kendi izzet ve kuvvetini bilmez, idrak etmez. Allah Kur’ân’ı kime verdiyse, ona kâmil ve tam ilmi de vermiş olur.

Resûller Resûlü’nün mukaddes zâtında sakin ve durgun bir nur vardı. Bu nur O’ndan hiçbir zaman ayrılmazdı. Zira Allah, Sevgilisi’ni zâtî nuruyla halkalamıştı. Güneşin nuru güneşten ayrılmadığı gibi, İlâhî nur da mübarek zatına perçinlenmişti. Bu hususiyeti O’nda tabiî bir hâldi. Bazen bundan üstün bir hâl Resûlü kuşatırdı. Bu kuşatıştan hususî bir müşahede doğar ve bu müşahede her zamanki görüşlerini aşardı. Bu nur ile kaplı olduğu zaman Hakk’ın kelâmını işitir, yahut Vahy meleği inerek O’na Hakk’ın kelâmını getirirdi.
İşte O’nun bu hâlinde nazil olan ve dilinden dökülen kelimeler Kur’ân’dır. Aynı hâlde Hak’tan işittikleri ve melek nazil olmaksızın söyledikleri de Kudsî hadîs… Eğer her zamanki tabiî hâlleriyle konuşuyorlarsa, sözleri sadece hadîs…
Hasılı, daimî olarak kuşatılmış bulundukları nur ile çevrili şekilde kendi öz halleriyle söz söylüyorlarsa, buyurdukları, İlâhî murada uygun, hadîs… Eğer bunun üstünde hususî bir nur ile haleli olarak söz söylüyorlarsa, Allah tarafından söylüyorlar demektir ve bunlar Kudsî hadistir. Ve eğer bu nurun halkasında doğrudan doğruya İlâhî kelâmı işitiyor veya melekten Vahy alıyorsa, bu da Kur’an.

Kur’an, hem lafız ve hem de mânâ olarak nazil olmuştur. Kudsî hadîs ve hadîs ise mânen ve ilhâm yoluyla… Ancak, miraç gecesi arada melek olmaksızın Vahy olunan “Ayet’ül-kürsî” ve bazı ayetler gözönünde tutulursa, Vahy’in geniş manâsıyla ve kendisine nisbetle derece içinde ilhâmı da kapsayışı görülür ki, Vahy ve ilhâm arasındaki bu alâka, ilhâm verimlerinin Kur’an’dan olduğunu gösterir; Kur’an sırrından… Kur’an sırları da, tefsirin tefsiri yapılana ait olması gibi, Kur’an’dan sayılır; Kur’an değil Kur’an’dan…
Bu incelikler içinde, Allah’a Resulü’nün yolundan bağlı olmanın hakikatini yaşayan bâtın yolu kahramanlarının, âitlikleri bağlı oldukları mihrakın olmak ve ölçülere vurulmak üzere, bütün sözleri, Kur’an sırrındandır!.. Şu kadar ki, bunlara gelen ilhâm hususî bir mahiyet taşır; Enbiyaya geldiği gibi umumî bir mahiyet taşımaz.

Davet peygamberlerin, irşad da evliyanındır; ama evliyanınkine de davet denir… Nitekim Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
-“Hem ben, hem de bana tâbi olanlar böyle: Körükörüne değil, basiret üzerine Allah’a davet ederim…”
Zira burada tâbi olan basiret ehlinden murâd, ilim ve keşif ehlidir. Bunlar dahi Resulullah Efendimiz gibi VERASET yolu ile Allah’a davetçidir. Çünkü bunlar da ehl-i ruhtur. Bunu anlatan bir âyet şöyledir:
-“Emrimden RUH’u kullarımdan dilediğine İLKA eder…”

İmân; bedahet… Vahy ve ilham da… İslâm kalbin yoludur ve zıt kutuplar arası muvazene sırrının hakikati.
Ruh ve sezgi kendinden katkı yapmadan akla bir şey yollamaz ve “sır idrakı”nın olmadığı yerde “hüküm”, bunun yanlış temsilcisidir; ve İslâm, “sır idrakı”nın hakikati olduğuna göre, bunun diyalektiğine malik olunmayan yerde İslâm yoktur. Kuru akılda zıt kutuplar arası muvazene olmaz!.. Bu yüzden de kaba saba anlayışlar, ya imânın tam da zevkine erileceği yerde bir nevi imânlarının zedelenişi gibi bir ürküntüye kapılarak bir kısım hadîs ve âyetleri sadet dışı tutmuşlardır; yahut da vahşet derecede bir ahmaklıkla, güya akıl yürütürken küfür ifadecisi olmuşlardır. Biri mevzudan kaçarak aklın altında ezilir, öbürü akıl gösterisinde ahmaklığını sergiler. Ve bu zeminde bütün tonlarıyla sapık kollar tezahür eder. Ve anlamazlar ki, “sır idrakı”nın olmadığı yerde, Allah Sevgilisi’nin namazıyla her hangi bir insanın namazı arasında fark yoktur!..
Allah Resulü buyuruyorlar:
-“Ben, Allah’ı daima kırmızı elbise içinde gördüm!”
Kuru akılla bu hadîse bakınca, Allah’a imân düpedüz -haşa- ahmaklık!.. Görmezden gelmek de!.. Teşbih, mecaz vesaire gibi kelimelerle bir nevi tevil ve tâbir edasına yeltenirken, “bunun hakikati ne?” davasına yanaşmamak da, -ki, İslâm’a muhatap anlayış’ın ne olduğu davasıdır-, keyfilik belirtir; bu da ahmaklık!..
“Sır idrakı”nın hakikatinden seyredin: Allah Sevgilisi’nin gördüğü, nefsinin aynı idi… Büyük bir İslâm velisi, bu hadisle birlikte “Ben Allah’ı daima kırmızı hulle içerisinde gördüm!” şeklinde başka bir rivayet daha buyuruyor ve açıklıyor:
-“Kırmızı hullenin kılları içinde gözden ve ruhtan daha yüksek olan bir nur vardır. Kendini ona ulaştırmak istersen kalk ve nefs perdesini yırt. O ruh, kaşı, gözü ve esmer rengi ile lâtif bir suret oldu. Her türlü KEYFİYETTEN MÜNEZZEH OLAN ALLAH, Peygamber Mustafa’nın suretinde göründü. O’nun o sureti, SURETİN YOK OLMASIDIR!”
İslâmcı tefekkür için bu ne demek derseniz, “sır idrakı”nın “zamanüstü” hakikatinden olan bu hikmette toplu kuvvet ve istidadın açılışlarında, insan beynini kanatan bütün büyük mücerretlerin hakikatini seyredersiniz!.. Allah-insan, kâinat-insan, kâinat-Allah, varlık ve oluş, hürriyet ve zaman, nizam ve ruh, süreklilik ve süreksizlik, manâ ve ifade… Bunlar bilinmeden, bu münâsebet ve hakikatler üzerinde düşünülmeden, bunların O’ndan olmaya dair bir imân zarureti bahisler olduğu anlaşılmadan, İslâm’ı bir hayat nizamı olarak tatbik; siyasi, iktisadî, sosyal, eğitim, kısaca topyekûn insan ve toplum meselelerine yaymak mümkün mü?..”

SALİH MİRZABEYOĞLU. İBDA DİYALEKTİĞİ – KURTULUŞ YOLU. S:228-233.

Like
Beğen Muhteşem Haha Şaşırtıcı Üzücü Kızgın

Hakkında: vadetamam

Kontrol Ediliyor

Türk İrfanı

  Tanrıkuluna bu defa ben bir mevzu takdim etmek istedim: – Efendim: Türk irfanını köklendirmek …

Üstad’ın Kaleminden “İhlasçı”lar

ACEZE BASIN Türk basını, her çeşit günlükler ve haftalıklarla beraber 2 buçuk milyona varan bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir